"Çelişkisi olmayan Türkiye" sloganıyla yola çıktığımdan bu yana çok da yol kat ettiğim söylenemez. Bilakis bırak çelişkileri azaltmayı çoğaldıklarına şahit oldum. Fakat 1 çelişkiyi dahi ortadan kaldıracağımı bilsem bu mücadeleden vazgeçmem ve sen dostum, evet sen... Orda duracaksın! Çünkü artık senin de taşın altına elini sokman gerekiyor. Madem "Bilmece gibi konuşmayı bırak." dedin, daha açık ifade ediyorum o halde:
Önce "Survivor" adlı yarışmanın yeniden başladığını duydum. Başlasın hiç mühim değil. Neticede kaç kişi ekmek yiyor bu programdan, istihdamdır, evine, çoluğuna, çocuğuna 1 kilo et almaya bu ülkedeki jimmy jib operatörünün de hakkı vardır dedim ve biraz olsun kendimi iyi hissettim. Fakat daha sonra 'Var Mısın Yok Musun?'daki yarışmacılar yer alacak yeni Survivor'da ve Kızlar-Erkekler gibi bir kapışma olacak haberi geldi. Tabi böyle olunca olay daha çok ilgimi çekti ve programı denk getirdiğimde biraz izledim. Naif bir biçimde bekliyorum ki Var Mısın Yok Musun'daki haller aynen devam etsin, o kafalarda yaşananlar sürsün. Ne bileyim biri suya olta atsın 5 tane balık yakalayınca hep birlikte bir sevinç yumağı olsunlar, bir diğer yarışmacının büyük zorluklarla daldan kopardığı hindistan cevizi kelek çıkınca dakikalarca triplere girsinler, ağlayanlar olsun tıpkı önceki yarışmada bir yarışmacının açtığı kutudan 500.000 çıktığı anlardaki gibi. Mamafih o insanlar gitmiş ve yerlerine şuursuz bir yarışma sonucu("Bakalım iki ucu açık bir oduna su doldurup bu odunla bir demir üzerinde yürüdükten sonra kalan suyu su kabına doldurarak daha fazla miktarı kim biriktirecek?") Acun'un hediye edeceği pizza için birbirini doğrayacak yeni insanlar gelmişti.
HANİ SİZ BİR AİLEYDİNİZ ULAN ? HANİ O "GİZEM, SENİ KARDEŞİM GİBİ SEVİYORUM VE UMUYORUM SENİN İÇİN EN İYİSİ OLACAK! MAVİ AÇICAM HİSSEDİYORUM." HALLERİNİZE NE OLDU ?
...
HANİ VERDİĞİNİZ SÖZLER ? HANİ ELLERİNİZ NERDE ?
Şimdi bakıyorum ki o aile saadeti yerini bir dilim sefil pizza ya da yarı ekmek köfte için "Mutlaka kazanmalıyız." hırsına bırakmış. Hadi diyelim ki erkekler kazandı, düne kadar kardeşim dediğin Gizem'in, Ayşe'nin, Fatma'nın midesinin gurultuları adanın diğer ucundan duyulurken oturup gönül rahatlığıyla yiyebilecek misin o nevaleyi ? Biz onları paylaşımcı ruhlarıyla tanımadık mı ?
Hem o adada kızların işi ne ? Kutudan "sarı çıktı" diye gözü dolan kızın çetin doğa şartlarında yaşaması ne mümkün ? Yeter artık daha fazla soru sormak istemiyorum. Artık bazı cevaplar istiyorum. Artık bu halkın umut taciri şarlatanların avı olmasını istemiyorum.
Muhtemelen içinde bulunulan durum şu ki adamlar şöhret bağımlısı oldu ve böyle ucuz işçiliği Çinliler bile yapmaz.
"Kutudan küçük mebla çıkınca çıldırın, büyük mebla çıkınca depresyona girin" diyorsun... Kabul.
"Panama'daki bir adada yaşayacaksınız ve abidik gubidik yarışmalara katılacaksınız" diyorsun... O da kabul.
Sırada ne var ?
Biliyorum biliyorum... Yer çekimsiz ortamda hesabına eşli batak oynayacaksınız.
*
Yer çekimsiz ortam demişken kendi lafımı balla kesiyorum ve "kandırılan biz"den "uyanan biz"e dair yakın zamanda yaşadığım bir anıya geçiş yapıyorum...
Öncelikle şunu bilmeni isterim ki çocukluğumdan beri "Aklından bir sayı tut." dediklerinde Pi sayısı, Avagadro sayısı ya da imam hatiplerin öss katsayısını (Şaka yapanların çok olsun) düşünen ve soruyu soran heyecanlı heyecanlı 2 ekle 5 çıkar 3'e böl dedikten sonra "18'di di mi tuttuğun sayı?" dediğinde onu yanıltacak kadar bilim ve kurguyla iç içe yaşadım. Belki çok fazla bilim-kurgu romanı okumadım, belki 7.sanattaki tercihlerimin çoğu bilim-kurgu türünden yana olmadı fakat bilimi ve kurguyu gerek bir arada gerek ayrı ayrı kendime göre özgürce yaşadım yıllardır. Binaenaleyh bilim ve kurgunun iç içe geçtiği o çarşamba günü de bunlara bir örnek...
Bu olayların gerçekleştiği sırada İstanbul Büyükşehir Belediyesi yaklaşan kül bulutlarına karşı "Visitors" adlı diziden esinlenerek geliştirdiği önlemini çoktan almıştı bile.
İşe gelip gitmek için satın aldığım metrobüsler 2. yılını doldurmuştu. Mülk düşkünü olmadığımdan onları kamu malı haline getirmiştim. Benzinlerini, şöferlerin maaşını ve diğer masraflarını halkla birlikte 1,5 liralık ulaşım ücreti ile cebimizden karşılıyor, bu sayede ulusça bir kenetlenme yaşıyorduk. Hatta bu kenetlenmenin manevi halden maddi hale dönüştüğü de oluyordu bir otobüse sığabilecek insan sayısının 2 katına eriştiğimiz bazı günlerde. Yine de mutluyduk. Az ile yetinmeyi öğrenmiş, şartlar ne olursa olsun kendimize eğlence çıkarmayı ilke edinmiştik. İş çıkış saatlerinde biraz kalabalık oluyordu ve ben de olay günü sıradan günlerde daha erken çıkmama karşın biraz geçe kalarak bu kalabalığın bir parçası haline gelmiştim. Her ne kadar halk ile bir olma duygusunu yaşamayı sevsem de göz temasından kaçınıyordum ve bu yüzden de ekseriyetle metrobüste kitap ya da Burda Dergisi(patronlu) okumayı tercih ediyordum. Fakat o gün kalabalık sebebiyle buna fırsat yoktu. Metrobüs körüğüne sırtımı dayamıştım ve tam önümde sakallı bir emmi duruyordu. Metrobüsün şakacı şöferi bizlere denizde sektirdiğimiz taşların neler hissettiğini daha iyi anlayabilmemiz için durma mesafesine ~7 metre kala frene abanmıştı ve metrobüsün içerisinde düşen yaşlı kadınlar "Allah iyiliğini versin" diye gülerek yerlerden kalkıyor, diğer yanda "Metrobüs Twister'ı" adlı oyunu oynayan o önümdeki sakallı adam "Recai abi!(şöferin adı) yaptığın fren yüzünden Cevat'ın kolunu tutmam gerekirken memesine gitti elim." diyor ve buna kahkahalarla gülüyorlardı. İstanbul dışından gelip aracı kullananların ter ve gaz bulutunun oluşturduğunu düşündüğü o garip koku aslında sarhoş edici bir endorfin kokusuydu sadece metrobüsün müdavimlerinin alabildiği. 1-2 durak sonra dışarıda bir gariplik dikkatimi çekti. Metrobüs kendi şeridinde gittiği için trafik gibi bir sıkıntısı yok iken trafikteki araçlar ise yoğunluktan dolayı kelimenin tam anlamıyla desimetre desimetre ilerliyordu. 3-4 durak geçmişti ve Bahçelievler'e gelmiştik ki körük yanı tekli koltukta oturan genç adamın şu çığlığıyla herkes irkildi : BU BİR ZAMAN YOLCULUĞU !
Çığlığın beraberinde getirdiği o ani sessizlik birden yerini konuşmalara ve fısıldaşmalara bırakmıştı ki metrobüsteki en yaşlı ve en bilge dede "SUSUN!" diye bağırarak duruma müdahale etti. Şaşkınlıktan elindeki cep telefonunu düşüren sarışın kız yüzünün 1,7'si büyüklüğündeki camları olan güneş gözlüğünü yavaşça yukarı kaldırarak sessizliği bir bıçak gibi kesen tiz sesiyle "Doğru söylüyor olabilir" dedikten sonra yaşlı ve bilge dede yeniden uğultuların başlamaması için bastonuyla 3 kez yere vurdu ve "Körükteki çocuk haklı. Bizim 6 durakta gittiğimiz 15 dakikalık mesafeyi dışardaki araçlar 45 dakika gidiyor. Bu kadar fazla araba trafiğe çıkacak kadar mal olamayacağına ya da şehir böylesine angutça bir plansızlıkta olamayacağına göre bizim durumumuzda bir farklılık var." dedi. Bir anda cam kenarlarına doğru yöneldi herkes ve dışarıyı izledi. Araçlar olduğu yerde çok yavaş hareketler yaparken biz "Mecidiyeköy'ün 25 dakika sonraki haline" doğru hareket ediyorduk. En sonunda metrobüsteki fizik profesörü teoriyi formüle etti ve daha anlaşılabilir bir dilde hayattan bir örnek vererek durumu açıkladı:
[MecY / Dur.sys.] - [Limit 1 ---> Akbl ] = Tx;Ty
Biz Mecidiyeköy'e ulaştığımızda Bambi'deki ıslak hamburgerler yeni konmuştu fakat o sırada Cevizlibağ'daki kaza yüzünden olduğu yerde duran bir araçtaki insan için aslında o hamburgerler paralel bir evrende, ulaşacağı dakika kadar(denklemde x) ileride başkaları tarafından yeniyordu.
Heyecan veren bu zaman yolcuğunun keşfi karşısında ilk tepkiyi karşılıklı koltuklarda 4 kişi okey oynayan adamlardan biri verdi ve "Memlekette güzel şeyler de oluyor. Bizi birbirimize kırdırıyorlar yoksa bu ülkenin her köşesi cennet." dedi. Çağlayan durağında binen ve yaşananlardan pek bi' şey anlamayan genç çocuk ise konuyu bilim-kurgudan çok aksiyon sanınca "Şimdi rakın rol zamanı!" dedi ve bu amerikan özentisi söylemi yüzünden imdat çekiçleriyle onun ağzını burnunu kırdık. Mecidiyeköy'de indiğimizde hepimizin üzerinde haklı bir gurur ve yüzünde vakur bir gülümseme vardı. Önce Philip K. Dick, Ursula K. Le Guin için 100 dakikalık sonra da Franz Kafka'nın Jozef K.'sı için 60 dakikalık saygı duruşunun ardından dağılmak üzereydik ki bir gencin "Faruk K. için de 30 dakikalık saygı duruşunda bulunalım mı?" şakasından sonra onu da ortaya alıp akbillerle feci şekilde dövdük ve metrobüs yoluna atıp dağıldık.
*
"Uyanan biz" diyorum ya işte bu kavram çok önemli. Artık uyanmak gerek. 37 kere saçımı kestirdiğim berber bana hala her gittiğimde "Nasıl olsun?" diye soruyor. Gözlerinde bir güvensizlik görüyorum onun. Desem ki "Bu sefer bir değişiklik yapalım gelin başı olsun." hemen diyecek ki "Faruk, oğlum bigudileri getir.". İnsiyatif almak yok. Sorgulamak yok. Toplumun en çok konuşan meslek gruplarından biri olan berberler (Bu konuda taksiciler ve emlakçılara da büyük görev düşüyor.) böyle yaparsa geri kalanlar ne yapar ? Halbuki ben daha koltuğa oturur oturmaz bakışlarımdan saçlarımı 3 numara yapıp kafamın arka kısmını "Serseri 34" yazısı şeklinde kazıtmak istediğimi anlamalı ama anlamıyor. Hala diyor ki Rihanna gibi mi olsun ... Hadi diyorum "Senin canın sağ olsun kes gene bildiğin gibi, zülüflerime vuracağın makas darbeleriyle beni bir Alabama kucak maymununa, bir yabani Nijerya tilkisine benzet Allah'ın cezası herif."
Tabi ki bu güven kaybetme sürecinde yapılan çifte standartlar ve birimizi severken bir diğerimizi dışlamalarının etkisi büyük. Üç yıl önce komik bir fıkrayı sondan başa doğru anlattığım kısa filmim Monica Belluci'nin oynadığı ve çok ses getiren(çok ses çıkartan?) Irreversible'ın 'aksine' ne aday olabildi Cannes'a, ne de yankı uyandırabildi Berlin'de ama aynı kısa filmi bir başkası çekse ödüle doyamayacaktı belki de.
(Ünlü yönetmenlerin yanına gidip "Oğlum deneysel komedi filmi işte niye sevmediler ne var? Emeğe saygı göstersin biraz jüri. Bence iyi paylaşım +Rep demek bu kadar mı zor?" sorusunu yöneltiyordum. Michael Haneke ilk kısa filminde toplum baskısından ötürü ayağındaki en küçük parmağı testereyle kesen Belçika'lı bir kızın dramını anlattığını söylerken, David Lynch yüksek bir ses tonuyla "Bakire Havuçlar? Hergelece doğrusu!" diyerek gülmeye başlamış, Nuri Bilge Ceylan ise 7,5 dk tavana baktıktan sonra "Gidelim." diyerek gitmişti. O günden sonra da ünlü yönetmenlere akıl danışmadım.
Hakeza konuşan kedinin sadece Anne dediği aklıma geldi ve bu rekoru geliştirmek için T9 adını verdiğim Tarkan'ın sılov şarkılarını söyleyebilecek şekilde yetiştirdiğim köpeğimin de medya tarafından örtbas edilircesine kaale alınmayışı ülkedeki üretken ve çalışkan bireylerin emeklerinin sırf lobi faliyetleri yapmadıklar ve medyada tanıdığı olmadığı için hiçe sayıldığına dair bir diğer örnektir.

T9 adlı kahraman köpek Tarkan'ın ölümsüz eseri "İkimizin Yerine"yi seslendiriyor.
Yani diyeceğim o ki bizim bizden başka düşmanımız yok. Tüm zararımız kendimize. Son bişey anlatıyorum ve gidiyorum. Geçenlerde çok sevdiğim ve hayat koçluğunu üstlendiğim adını vermek istemediğim magazin dünyasının önde gelen isimlerinden biri çat kapı evime geldi. Baktım yüzü asık. Dedim Serd... Ehm.. Şey lan şey ne Serdar'ı... Dedim "Hacı hayırdır neye canın sıkkın?". "Abi" dedi, "Marketten Pınar'ın hamburger ekmeğini alıyorum, Uno'nun hamburger ekmeğini de alıyorum, 1.kalite ketçap, mayonez, hardal diziyorum, mutfak ankastre canavar daha geçen ay yaptırdım ayıptır söylemesi 3.500 lira para tuttu fakat ne yaparsam yapayım benim hazırladığım hamburger Mekdanılds hamburgeri gibi olmuyor. Daha bir ısırıyorum ekmek parçalanıyor, köftenin desen ağzı gözü kaymış. Ketçap akıyor, mayonez kokuyor... Rezillik ya. Çok kötü hissediyorum ne olur bana yardım et."
Ah be Serd... Lan şey be... Aaaaaaaa! Serdar Ortaç anıyor beni. Halbuki alakası yok konuyla onun, başka bir ünlü bu. Neyse dedim ki "Hacı canını sıktığın şeye bak. Sen tabi ki dünyaya gözlerini yeni açmış bir ceylan yavrusu kadar saf şekilde etrafına baktığından yanılgılara düşüyorsun." ve ekledim : "Mekdanılds 'Bak biz de herşeyi marketten alıyoruz, sonra size sokuyoruz 2 katına 3 katına dese de aslında yalan konuşuyor"
Son sözlerim Mekdanılds'a olacak. Oğlum! Kapitalist olmadan önce delikanlı olun! Çıkın aslanlar gibi deyin ki "Biz bu köfteyi evde yapıyoruz. Ekmeği Şengürler Fırını'ndan alıyoruz. Ketçaptaki domates bahçeden, mayonezdeki yumurta komşunun kümesinden geliyor." Bak bunu de ben gene 5 lira verir alırım senin hamburgerini, big mekini ama bana öyle fırıldaklık yapmayın.
Halkımızın büyük kısmından başlayıp onlara rol model olan bir starın dramatik hikayesine kadar soluk kesen bir olay örgüsünü böylece tamamladık. Bir önceki yazının yorumunda aşkitişkomaşkimaşkişimoşuma ~22 gün sonra yazı yazarım, bir de Metin Milli resmi ateşlerim yazıya Anna Paquin'i özlemle anarsın demiştim, o sözümü de tutuyorum ve gidiyorum buralardan.

Çocukluk yıllarında en çok senden korkanlar seni hep bir tebessüm ile anacak Metin Milli !
(Olumlu anlamda, sevgiyle anıyoruz hemen kötü düşünme.)
Kont Drakula bokunu yesin senin !
(Hakeza bu da olumlu(Drakula hariç))

2 yorumcu...sevsinler sizi.:
timbuktu* telepatik stayla* şarkı söylüyor bence.. ok direk beyinden fırlıyor gibime gitti. ayrıca yine görece* tatlı bir anın olmuş metrobüste, zira geçen yaz yaşadığım olağanüstü (nasıl daha fazla abartırım, fnurcand, iletişim yayınları, 2010) metrobüs deneyimini anımsıyorum da.. biz "diğerleri"nin(vuku bulan saçma sapan tartışmalar karşısında, sakin ve erdemli yapımızla anormal kalıyorduk ortamda, bu nedenle lost*a gönderme yapıyorum burda (lost izlemeden lost hakkında atıp tutmanın dayanılmaz şuursuzluğu)) hayretle (hayret: metrobüs şöferinin adı) izlediği, çılgın nisan yağmurlarını aratmayan tükürük şöleni, hepimizde çeşitli ölçeklerde travmalar yarattı.
***biinvizıbıl***ben senin o 14 yaş kamuflajlı kısa saçlarını yerim***bivizıbılegen***
ne diyorduk.. hah
dünyanın en yakışıksız insanları listesine top-5ten girecek mm'yi ilk fotoğraf yapmaman çok nezaketli bir hareketti aşkrişnakoşumoşufalanöylebişeylerdahaşkimonoşikagogodensim.
bir köpek ile ilgili tele-pati güzel kelime oyunu bir kere orda ortak bir paydada buluşalım. bu oluşumda payımız paydamızdan büyük olursa da ne mutlu akülerim diyene.
(bıkmıyorum bundan)
Kişilere bağlı değişkenlik göstermesi, metro gibi şehirden izole olmayışı ve uzun mesafeler kat edilmesi şüphesiz ki metrobüsü benzersiz kılıyor ve süprizlerle dolu bir hale getiriyor. Bir gün biniyorum ziraat bankası personel servisi gibi sakin, bir başka gün biniyorum ki rus sirkine dönüşmüş. Bu durum beraberinde sıkıntılar getirmez mi ? Tabi ki getirir. Metrobüste kusan da olur, kavga da olur... Diğer yandan "Metrobüste aşk başkadır" romanına konu olacak çiftler de olur, nispeten boş saatlerde ise metrobüs huzurlu bir sığınak olur.
Metrobüs hayatın kendisidir.(Kitabını 17 kere okudum.)
Metin Milli konusuna gelince ikinci kez aynı kalleşliği yapmadım ve O'nun resmini sona bıraktım. Boğaz köprüsü üzerinde kültablası olan resimle b-locker köşen çok daha estetik gözükecektir.(Acaba?)
Yorum Gönder