Son zamanlarda yazdıklarıma bakarak bir vicdan muhasebesi yaptım ve diyebilirim ki benim aklım başımda değil. Hep aynı naneler. Ya televizyondan bişeyler anlatmış ya da yemek üzerine yazmışım. Kendi kendime düşündüm, iç hesaplaşmama başlarken kendime "Oğlum..." dedim. Cümleye "oğlum" diyerek başlayınca önce kimlik bunalımı sonra kuşak çatışması yaşadım kendimle ve sonrasında "Başka bişeyler anlatmayacak mısın sen?" şeklinde soruyu tamamladığımda şu yanıtı verdim haykırarak dünyaya : Hayır.
Hatta daha da ileri gidiyorum. Elin oğlu gazetelerde köşe yazarı olarak ne yediğini içtiğini anlatıyor da ben niye anlatmayayım ? Memleketi kurtarmaya, yaratıcı(?) projeler sunmaya, farklı bakış açılarıyla olaylara yaklaşarak yaşantılarınıza zenginlik katmaya bugünlük paydos, Kral Tv spikerlerinin de dediği gibi : Şimdi tarzımızı biraz değiştiriyoruz. Cornelius gelecek ve "çok da götüme bokuma" tarzı bir yazı ile " Şimdi 'Lafystayl" yazarıyım ben. Ayşe Özyılmazel'im bugün." diyecek.
Bismillahirrahmanirrahim.
PROLOG
Ben ne çok gezen ne de çok okuyan biriyim. Çok gezmiyorum, çok okumuyorum ama düzenli ve planlı geziyorum. Hakeza okumak konusunda da aynı şekilde istikrarlıyım. Günde 20 sayfayı geçmez okuduğum ve küçük bir ilçeyi ya da buna denk gelen şirin bir sahil kasabasını ya da hiç olmadı Anadolu'nun iç kesimlerinde olan 2 köyü gezer ve eve dönerim yıllardır. Hayattaki tüm başarılarımı da bu planlı oluşa borçluyum. (Öss birincisi olurken de aynı stratejiyi izledim. Arkadaşlarım sürekli test çözerken ben salt test çözerek pratikte kalmak yerine öğrendiklerimi hayata uygulamayı tercih etmiştim. O dönemde yaptığım kahvaltılarda simitin susamlarını ısırarak sayı şekli verip ve üçgen peynirin açılarına yapıştırmış olmam da bu sürece dahil.)
Varlığı Atlantis'ten daha fazla şüphe uyandıran Bolvadin ve Elbistan gibi ilçelerimize gidiyor ama asla metropol kentlere uğramıyordum. Bir gün böyle bir gezi sırasında Şemdinli'de sohbet ettiğim
67-73 yaşlarında bir dayı bana şöyle demişti: "Yalnız olduğun müddetçe nereli olduğun sorulduğunda kendi memleketini söylersin ama bir eşin olduğunda artık sen de hanımköylüsündür."
"Çok büyük aforizmaymış. Git bunu twitter'a yaz." dediğim de ise "Yazdım zaten 2000'i geçince takipçi sayım bana bir haller oldu, Franz Kafka'ya dönüştüm, eskiden mal mal şeyler yazıyodum şimdi 140 karaktere Monteyn denemesi sığdırmaya çalışıyorum." diyerek bana feryat figan etmişti deyyus. Şimdilerde o yaşlı adamı anarken gördüğün gibi deyyus diyorum, görmediğin zamanlar da ona bazen puşt diyorum, bazen götelek dediğim bile oluyor ama en nihayetinde bu söyledikleriyle nispeten haklı çıktığı gerçeğini değiştirmiyor.
O zamanlar Anadolu'yu karış karış gezsem de memlekete döndüğümde halim derbederdi. İstanbul kazan bense dibiydim. Fakat bu kombinasyon beraberinde tatlı bir durumu getirmiyordu. Derken karşıma h
anım çıktı. O da
İzmir'li olunca bu megakent tanımaz halim kayboldu ve en nihayetinde İzmir yollarına vurduk kendimizi. Öncelikle şunu belirtmek gerekli ki ben nasıl bir mal değneği isem bu vakte kadar gitmemişim İzmir'e. Sonuçlar şaşırtıcı. İzmir harikalığı ile akılları çeliyor. Diğer yandan objektif olmayı kendine ilke edinmiş biri olarak şu soru beliriyor zihnimde :
Peki hiç mi kusuru yok İzmir'in? Üzgünüm ama evet.
MONOLOG
Haki Moa Mogambo Çanga Çangaaa !
-Bakhele Onememe ["Değişen Kamerun Hareketi"nin Ulu Önderi]
Sen var ya sen yalandan daha yalansın, yalansın...("yalansın"lardaki ı'lar 3'er 5'er tane)
Bu sözler her şeyi izah etmiyor. O yüzden daha detaylı şekilde anlatmak istedim:
Katakulliye geldik dostlarım. Geldiğimiz gibi aynı yönden kumpaslara kurban gittik. Dilleri lal olasıcalar tarafından aldatıldık.
Neymiş ? Ege'de insanlar sağlıklı besleniyormuş. Vay efendim Ege'lilerin uzun yaşam sırlarıymış. Aman efendim Ege'liler kalp ve damar hastalıklarını teğet geçen bir hayat sürüyormuş... Canım efendim Zerrin Ege'liler...(80 yaşıma da gelsem böyle hıyarlıklardan taviz vermeyeceğimi bilmen benim için çok önemli.)
Gittim yerinde inceledim. Herşeyi kendi gözlerimle gördüm. Ve diyebilirim ki artık bu martavallara karnım tok. Hatta karnım bir süre her şeye toktu İzmir'den İstanbul'a döndüğümde. Nasıl ki bugün bir Erzurum "Dadaşlar Diyarı", bir Diyarbakır "Doğunun Paris'i" olarak biliniyor. İzmir için de rahatlıkla "Hedonizmin Yarım Adası" ve dolaylı olarak da "Obeziteye Davetiye Cenneti" denebilir.
Yediğim içtiğim istesem de istemesem de bana kalacak. Sana sözlerim Vedat Milor Stayla! *
KATALOG
Gevrek & Boyoz & Yumurta : Simite gevrek deniyor falan bu hikayeleri geçiyorum. Asıl konu şu. Yukarıdaki resme dikkatle bak. Ömrü hayatımda ilk kez gördüm bunu. Simitçi-Gevrekçi camında Sodexho etiketi var. Hani "Ye de nasıl yersen ye. Senin ayı gibi olman için tüm imkanlarımızı zorluyoruz." misali bir mesaj. Bu gevrekçilerin en tehlikeli silahı ise yöre halkının fanatiği olduğu boyoz adlı mamül. İstanbul sıklıkla karşılaştığımız kıymalı adı altında olan ama kıymalı ambiyansından öteye gidemeyen kimi kıymalı "soğana kuvvet" böreklerin dürüst olanı. Tavrı net. "İçim dışım bir" der gibi bir havası var. Birazdan yazdıklarımı okuyunca ayaklananlar olacak. Etnik kimlik üzerinden gurmelik yaptığımı iddia edenler de olabilir fakat boyoz için kısaca Kürt Böreğinin daha yapıcı hali denebilir. İlk anda mevzuya uyanamadım fakat sonra sonra pençesine düşürdü beni. İleri ki safhalarda insanlar boyozu parçalayıp burunlarından çekiyor mu bu bir muamma olarak kalacak fakat kesin olarak anladığım ve kolay kolay değişmeyecek şey İzmirlilerin boyozu yumurtayla beraber yemesi. Şehrin en işlek caddesinde durup, ellerimi iki yana açıp dizlerimin üstüne çöktükten sonra "NEDEN?" şeklinde bağırmayı istememe neden olan yegane durum buydu benim için.
Midye & Kokoreç & Bira : İnan ki baba & oğul & kutsal ruh bile beni peşinden bu şeytani üçlü derecesinde sürükleyemedi. O yüzden önem verdiğim kritik bir dönemeç olacaktı bu. Öncelikle şöyle bir tiyo vereyim sana. İzmir alkolik olmak için de harika fırsatlar sunuyor. Böyle bir arayış içerisinde olanlar yekten valizlerini toplayıp ilk uçağa bileti ayırtsın. Ben içerim ama sonrasında yemek de isterim kafasında olduğu için tereddüt edenlere sözüm ise net:
Barların olduğu sokakların birinin başında duran bir midyeci var. Evet, buraya kadar her şey normal. Sıklıkla rastladığımız bir durum fakat adamın midyeleri yunan mitolojilerinden daha epik ve destansıydı. Üstelik lezzetin yanında gönül çelen bir diğer özelliği Tosya ovasından çıkan bir mahsülün takribi yarısı kadar pirinci yemiş olmamıza karşın ödediğimiz meblanın ayıptır söylemesi ama yine de söylerim 15 liraya yakın olması.(İstanbul'da o kadar midye yesen hesabı söyledikten sonra midyeci "Ortaklığımız hayırlı olsun" der, vergi levhası verir.)
Bir Şampiyon Kokoreç, bir Golden Kokoreç yıllar yılı beni toz halinde kesilmiş kokoreçe alıştırdı fakat İzmir'de yediğim kokoreç daha büyük parçalar içeriyordu. Daha saçma bir şekilde anlatmak gerekirse İzmir'de "Heh işte ya. Nihayet anladım koyun bağırsağı yediğimi" dedirtecek ebatlarda oluyor kokoreç. Baharat farklılıkları FELAN onları da geçelim, benim İzmir kokoreçine puanım 9 ganka.
Üstelik kokoreççilerde bira da mevcut. Sen de Bira ve kokoreç için 3.sayfa haberi olabilecek biri isen o kokoreççiden içeri girerken cennetin kapılarından geçiyor gibi hissettiğimi anlamış olman gerekir.
Lokma : Şimdi olayların bambaşka boyut kazandığı bir diğer konuya geliyoruz. "İzmir Lokması" benim çok fazla aklıma gelmeyen bir besin.(Özellikle bu kelimeyi kullandım. Sence de "Besin" çok mal bir kelime değil mi?) İstanbul'da nerede lokmacı var, hangisi iyidir, bunları bilmem. Fakat şunu bilirim: Lokma, lokmacıda satılır.
İzmir'de ise lokma hayrına dağıtılıyor. Benim gibi bu durumdan haberi olmayan İstanbullular yukarıdaki resme bakınca motorpisikletli gencin lokmayı kapkaç yaptığı gibi bir yanılgıya düşebilir. Oysa ki hayırlı bir iş söz konusu. Önce Amerika'nın bizi kendine benzetip obez yapmak için üzerimizde oynadığı bir diğer kirli oyun olabilir mi sorusu belirdi zihnimde fakat gayet de sıraya girenler lokmayı alıyor "Allah kabul etsin" deyip kedi kafası kadar lokmaları mideye yardırmaya başlıyorlardı. Günümüzde insanlar birbirlerine hayrına bir tabak kapuska vermez hale gelmişken böylesine bir gelenek beni duygulandırdı. Tamamen insani değerlere sahip çıkmak için girdim sıraya. Hayırlara vesile oldu.
Vafıl(İngilizce ile Waffle): Nutella, Chokella, Çokokrem, Şokomigo hatta ve hatta adını bilmiyorum ama sallama hakkımı "Şokokom" olarak kullandığım ve sadece Bim'de satılan çikilatalı fındık ezmesi.... Bir insan hangisini severse sevsin yolu elbet vafıldan geçiyor. Yine hanımın rehberliğinde gittiğim İstanbul'lu Waffle'cı Akın'a dair yapılabilecek tek eleştiri var ki o da "Madem adında İstanbul'lu gibi bir sıfat var neden İstanbul'da şuben yok?" şeklindeki kıskanç soru. İsmi İstanbul'lu Waffle'cı Akın olmasaydı Bol Kepçe Waffle olabilirdi. Fakat böyle söyledim diye sanma ki Akın canhıraş bir biçimde çileği, kiviyi basıyor Waffle'ın üzerine. Aksine bir sanatçı ruhuyla sunumunu hazırlıyor, fırından önce şevkati ile ısıtıyor vafılı. Gel gör ki ben böylesine itinayla hazırlanmış Vafılı 6-7 dakikada öldürdüm.
Pişman mıydım ? Hayır. Tek pişmanlığım anoreksiya bir manken olmamaktı.
EPİLOG
Bir başka şehirde uğradığım lezzet duraklarını önümüzdeki günlerde sizlerle paylaşacağım demiyorum. Bir seferlik bir değişim hareketiydi bu. Hazır manken demişken bir sitemimi dile getireyim. Ben de bir çok manken arkadaşımız gibi yaptığı işlerle gündemde olmak isteyen biriyim. Çok değil 3-4 ay sonra 5.yılına girecek bu blog.
Bir Allah'ın günü de medyadan biri halimi, hatrımı sormadı. Yıllarca Uğur Dündar'dan bir telefon, Emin Çölaşan'dan bir faks bekledim fakat nanay.
Gel gör ki bu ayın ortasında açtığımız Pelin Batu Gerçekleri blogu 4. günde köşe yazısı oldu. Bu saatten sonra bana dair değil de sırf bir ünlüye yönelik diye 3-5 günlük blogu haber yapmayın. Bana kendimi fonda 7 karanfil çalarken "Bu yaşananları haketmedim" diyerek ağlayan yeşilçam figüranı gibi hissettirdiniz. Yazıklar olsun.
Dip not(değil mi?) : Yazdığım yoruma cevap yazmayan terhis olmuş general.
Senin de blogunu okurken 7 karanfil dinliyorum artık.
Böyle mi olacaktı ? Böyle mi olacaktı ? Tanrım suçumuz neydi ?

3 yorumcu...sevsinler sizi.:
sen de bu yoruma cevap verme müdür hesabı kapatmış olalım ama olmayalım diye buna bi cevap yazacağına eminim yine de böyle bi yoruma ne cevap yazılır diye merak edip yorumumu yolluyorum hadi bakalım.
abi büyüksün
ama bukadar hanımköylü olma :)
izmirinde kötü birçok yanı var.
ayrıca çekirdeği çekirdek olarak değilde çiğdemmiş gibi hayal ederek yediğinde arada bulduğun fark seni kızgın kumlardan serin sulara atarmış gibi yapmazsa bende adam değilim.
Teknik bir aksaklıktan dolayı 1 ay cevap yazamadım yorumlarınıza. Şimdi bu hatayı telafi etmek için buradayım. Tekrar yaşanabilir bu tip aksaklıklar, hazırlıklı olun.
@godsyndrome (cevapsız kalan yorumlardan sen suçlusun) : Yine baba yüreğim el vermedi. Dayanamadım cevap yazdım. Ama cevabım bu kadar. Evet, bu bir cevap. Çünkü hiç bişey yazmamışsın. Kafamı karıştırıyorsun.
@ chopartypical: Kültürel etkinlik, sanat sepet mevzularındaki doğal eksiklikleri dışında ben pek falsosunu görmedim İzmir'in ama uzun vadeli kalmak gerek tabi daha doğru yorum yapabilmek için.
"Çiğdem yedik" hoş bir tabir değil. Düşünüyorum misal muz için benim adımı kullansalar ve her muz yedik demeleri gerektiği durumda benim adımı söyleyip yedik deseler hoş karşılamazdım bu durumu. Bu bağlamda adım çiğdem olsa kundaklar mıydım İzmir'i? Adım Çiğdem olsa bambaşka bir insan olurdum o yüzden söz veremiyorum sana şunu yapardım bunu yapmazdım şeklinde.
Yorum Gönder