3 Eylül 2010 Cuma

Nurhan Damcıoğlu (BAŞKA SÖZE GEREK YOK!)

Baştan bir rekabet ortamı yaratılıyor. Alıyor beni bir heyecan. Sonra boktan boktan işler çıkarıyorlar bütün hevesim kaçıyor. Yok ulan ne Robinho transferi, tabi ki referandumdan bahsediyorum. Sıçarım Robinho'nun kol saatine. Cadılar bayramlık ağzımı açtırma benim. Burada memleket meselelerinden bahsediyoruz. Bana ne elin şoparından.
Öncelikle şunu çok net belirtmekte çok da bi' fayda yok ama ben gene de çok net bir biçimde belirtmek istiyorum çünkü girizgahım bu cümle üzerine kurulu: Halkımızın kafası bu referandum konusunda oldukça karışık. Evet, hayır, boykot derken seçmenlerin büyük bir kısmı adeta solo test'te 8-10 tane çubuk bırakmış gerizekalıya, beyinsize döndü.
En basiti kendimden bir örnek vereyim. Bir süredir her yerde dağıtılan "Neden evet?" ve "Neden hayır?" konulu broşürler var. Bu broşürler için "Vergilerimiz çöpe gidiyor" diyenler var. Hiç öyle şey olur mu? Devlet senden 1001(yazıyla binbir) güçlükle kazandığı vergiyi sokağa atar mı?
Bu broşürler sayesinde benim fikrim 17 kere değişti. Tam "Evet"e ikna oluyorum çat bir broşür çıkıyor karşıma ve "hayır" daha mantıklı gözükmeye başlıyor. Düşün işte böyle böyle 17 kere fikir değiştirdim. Benim durumumda olan 6-7 milyon seçmen olduğu tahmin ediliyor ve bu durumda da eğer referandumla ilgili bir propaganda yasağı yoksa 11 Eylül günü seçmenlere son broşürü verme süreci oldukça kritik. Yani o son broşürler ülkenin kaderini etkileyecek.
Broşürler zaman zaman aklımı çelse de ben özümde "hayır" diyecektim. Fakat flaş haber tez duyuluyor, son günlere çeşitli söylentiler çıktı internette. "Hayır oyu verecekler kağıdı dışa katlasın yoksa evet kısmına mürekkep bulaşıyor oyunuz evet sayılıyor", "Hayır oyu verecekler evete bassın kağıdı içe doğru katlasın nasıl fikir?","Hayır ve evetin tam ortasına basıp kağıdı kıbleye doğru katlayın" cart curt... Bin tane rivayet. Şimdi soruyorum size ben bunların hangisine inanayım? Hadi onu geçtim diyelim bunlardan biri haklı. Ben artık eşşek kadar adam oldum. Bu yaştan sonra Derya Baykal'ın programına çıkmış tiyatrocu gibi el işi mi yapayım ordan katla burdan katlalar falan nedir arkadaşım bunlar? Oldu olacak origami sanatını öğreneyim ördek şeklinde katlayayım seçim kağıdını. Hay "demokrasi şöleni" kere senin Allah cezanı versin emi.
*
Diğer yanda da fikri sabit olanlar var ve belli bazı kalıplar artık toplumumuzda tabuya dönüşmüş halde. Bu durumu daha iyi anlamama sebeb olan bir olay yaşadım referandum propagandalarının ilk zamanlarında. O zamanlar daha hiç referandum broşürü almamıştım. Zihnim pırıl pırıldı.
Mecidiyeköy'den eve dönerken bir stant gördüm ve gözüm stanttaki şapkadan başka bişey görmüyordu zira kellemi tokatlayan güneşe karşı iyi bir savunma olabilirdi bu şapka. Susuzluk, ter ve halsizliğin birleşimiyle stanttaki tüy bıyıklı adama canhıraş bir biçimde ters duran şapkayı göstererek "Şu şapkayı alabilir miyim?" dedim. Adam gülerek "Memnuniyetle" dedi ve şapkayı kafama taktı. Sonra metrobüse bindim ve Darwin'in evrim teorisi ile ilgili okuduğum kitabını çıkarıp okumaya başladım. 4-5 durak sonra kafamı kaldırdığımda bütün metrobüs yoldaşları bana garip garip bakıyordu. Bazılarında şaşırmış bir ifadeye vardı, bazıları gülüyordu. Bir kaç tanesi ise amuda kalkmış öyle bakıyordu bana. Bu garip hengame içerisinde Bahçelievler metrobüs durağına ulaştım ve indim. Duraktan hemen markete doğru bir depar koydum ve taktım sepeti koluna, dedim ki haydi bira dolabına(Bu son cümleyi söylerken her zaman yanımda taşıdığım minyatür sazı çıkarıp çaldım ve o esnadan önümden geçen birisi tam önüme bozuk para atacakken ramazanda "bira" dediğimi duyunca sazıma tekme attı ve ters ters bakarak gitti). Bir miktar bira aldıktan sonra market kuyruğuna girdim fakat üzerimdeki "yadırgayan" bakışlar ~27 katına çıkmıştı. Bana dik dik bakan 50'li yaşlardaki bir kadın "KAFAM PATLAYACAK" diye bağırdı ve bu sözlerin ardından yere düştü, sonra sara krizi geçirir gibi titredi ve en sonunda da bayıldı. Bir diğeri elindeki nişasta paketini açıp kafasından aşağıya dökerken ağlıyordu ve genç bir adam ise market arabasını son hızla iterek kitap reyonuna girdi ve kahkahalar atarak yerde yuvarlandı. Bu sırada ağzı bir karış açık şekilde beni izleyen kasiyerin 3-4 metre ilerisindeki camdan kendi yansımamı gördüm. Bir elimde efes pilsen varken kafamda nal kadar "Evet" yazan bir şapka vardı. Aslında bundan sonrasında bişey anlatmaya gerek yok ama kısaca toparlamak gerekirse bir insanın referandumda evet yanlısı ise bira alması (Ki ramazan) dimağları dağlamıştı. Metrobüste de evet şapkasıyla Darwin evrimi okumamdı o garip bakışların sebebi. Acaba olay tam tersinden de bu şekile mi olacak merakıyla bir gün sonra Şerın Ston kılığına girip bu sefer marketten hurma aldım, insanlara sürekli "Okundu mu?" sorusunu sordum ve sonuç olarak yine aynı bakışlar yine benzer olaylarla karşılaştım. Belki de boykotçular da bu gibi durumlarla karşılaştı ve her iki tarafa da ait hissetmedi kendini.
Neyse, yeter bu kadar. Bu referandum konusunu şimdilik kapatıyorum.
"Koz aym Slim Şeydi, yes aym dı riıl Şeydi,ol yu adır Slim Şeydis ar cast imitayting so vont dı riil Slim Şeydi pliiz stend ap, pliiz stend ap, pliiz stend ap?"

*
Aşk-ı Memnu'nun açığını kapatma çalışmalarım sürüyor. Taze soluk dedim ve 2-3 bölüm Küçük Sırlar izledim. Şimdi bazılarınız diyecek ki "Yeter ulan hep dizi anlatıyorsun, televizyon anlatıyorsun bi' kere de sanattan bahset, bize şiirle gel, resimle, heykelle gel."
Hemen geliyorum canım. Bi' saniye bekle oraya da geliyorum. Önce şu hususta söyleyeceklerimi bir bitireyim sonra sanattan da konuşuruz. Hepsini konuşuruz sen gönlünü ferah tut.
Küçük Sırlar "Grey's Anatomy - Doktorlar arasındaki ilişki aşağıdakilerden hangisinde vardır?" şeklinde Öss sorusu olabilecek, Sienbisi-E'deki "Gossip Girl" adlı diziyle içli dışlı bir yapım. Fakat benim anlatacaklarım Küçük Sırlar'la ilgili değil. Küçük Sırlarla birlikte başka bir şey yeniden zihnimin gündemine oturdu ki o da şu: 1988 ve sonrası doğumlu olan gençlerimizin tabiri caizse ayı gibi oluşu.
Küçük Sırlar'da yaşça büyük insanlar oynadığı için sorun yok. Eskiden de "Hayat Bilgisi'nde" 30 yaşında birini görünce tepki gösterenler olurdu ama artık 15-20 yaş grubundaki çocuklar 30 yaşında insanlardan ebat olarak daha büyükler. Arka Sıradakiler'e bakıyorum orada da herkes azman. (Bakın yaşlı demiyorum. Azman diyorum.)
Çok değil 240-250 saat önce sevdiceğimle havalimanına giderken Havaş servisinde bir çocuk gördük. Olsun olsun 15 bilemedin 16 yaşında. Fakat el bombası atsan öldüremezsin puştu. Sadece kafası 2 yaşındaki erişkin bir çocuk kadar. Bu 1 değil, 3 değil, 5 hiç değil. Ben böylesine devasa boyutlardaki gençleri hep görüyorum ve vardığım sonuç şu oldu:
Yaklaşık 1 yıldır bir tartışma var malum, "GDO'lu gıdalar soframızda mı?". Bu çocukların tek açıklaması GDO'lu anne sütüyle büyümüş olmaları. Bu da demektir ki anneleri hali hazırda GDO'lu. E bunun annesi senden, benden, bizden. Hadi bizden 3-5 yaş büyük olsun. Yani biz yıllardır GDO'nun suyu ekmek banıyoruz haberimiz yok. Bize etki etmedi ama bizden sonraki nesiller 9-10 yaşına gelince A Takımı'ndaki BiEy gibi oluyor. Sağlık bakanlığını göreve çağırıyorum. Toplayın bu çocukları bi' araştırma yapın, sonra da bize bi' açıklama yapın "Evet, bu çocukların yediği cici bebelere, milupalara GDO bulaşmış yoksa bizde problem yok." gibi bişeyler duymaya ihtiyacımız var daha yaşlı insanlar güruhu olarak.
*
Ben sana sanattan da bahsederim diye demiştim. "Küçük Sırlar" izliyorum diye, "Dürüye'nin Güğümleri"ne 15 dakika baktım diye sanat alemlerinden bi' haber sanmadın umuyorum beni. Fakat takdir edersin ki herkes senin benim gibi sanat aşığı değil. Ben ki bugün sanat filmlerine ekmeğim suyum gibi bakıyorum ama bazı dostlarım bilgisayarımdaki film arşivine bakıp diyor ki "Abi ben bu Avrupa Sineması'ndan bişey anlamıyorum ya" sonra bakıyorum yüzlere şöyle bir :( ifade. Üzülüyorum tabi. Anlamadığınız yer olursa sorun diyorum ama içinizde utananlar olabilir. O yüzden kısaca izah edelim. Bi' kere Avrupa sinemasından bu kadar korkmayın. ("O da en nihayetinde Holivud filmi gibi kamerayla çekilmiş filmdir yani." -Anonim) İlk olarak bir filmin Avrupa filmi olduğunu nereden anlarsınız? Bakın, eğer ki yatakta yatan kadının memesi gözüküyorsa bu Avrupa filmidir, eğer mahrem yerleri de gözüküyorsa daha spesifik olarak bu bir Fransız filmidir ve eğer yorgan (Ya da film yazın çekilmişse pike. O konuda bi' değişiklik yok Avrupa'da. Panik yapmayın hemen.) yatakta yatan kadının memesinin 10 santim üzerinde örtülüyse o film zaten Avrupa filmi değildir Türk filmidir. Sonrasında da diyelim kadının yanına bir adam geldi ve sevişmeye başladılar. Eğer adamın götü gözüküyorsa bu %50 Avrupa filmidir çünkü son yıllarda Holivud filmleri de kendilerini Avrupa filmi gibi göstermek için bu numaraya sık sık başvuruyor. Eğer adamın mahrem yerleri gözüküyorsa bu porno filmdir sen dvd'leri karıştırdın, eğer öpüştüklerinde sahne kesiliyorsa o zaten Avrupa filmi değildir, büyük olasılıkla da Türk filmidir. Bu anlattıklarıma göre %100 bir Avrupa filmiyle karşılaştığınızda neler yapmanız gerek? Ciyak ciyak "Ay çok korkuyorum ben izleyemem sanat filmi Avrupa filmi" diyenler ilk zamanlar çömelerek izlesin. Çömelince Avrupa filmi anlaşılmaz olmaz.(Çok zorda kalanlar film bitene kadar cenin pozisyonunda halının üstüne kıvrılsın.)
İlk zamanlar zor gelecek ama yavaş yavaş alışacaksınız. Sanat filmi izlemek golf oynamak gibidir. Sopayı eline aldığın anda her şeyi hatırlamaya başlarsın. Ben şimdi gidiyorum, sen de bu verdiğim tiyoları aklında mıh gibi tutarak bi' kaç sanat filmi izle. Sonra gene konuşalım.

6 yorumcu...sevsinler sizi.:

Godsyndrome dedi ki...

laaa müdür laa böyle yazıdan 10 saat sonra yorum mu yazacaktım buraya el gibin.On numara muhabbetimizi çok özler oldum lanet olsun emeğin bilmem nesi diyecem ama yorgunum.Seda sayan brad pitt ilişkisi nihat doğan angelina ilişkisine denk düşer mi sence saçma bi soru kabul ama beynim yandı demek yerine bunu yazmayı uygun buldum. sağlıcaknan kal. imza:bidost vari yorumcu

mgntwmn dedi ki...

7. paragrafa istinaden: senelerce bizi "imaj hiç birşeydir, susuzluk herşey" diye kandırmışlar o zaman.

godsyndrome dedi ki...

evet evet yorumlarıma cevap yazma intikam soğuk aştır di mi la :)

cornelius dedi ki...

@Godsyndrome Vallahi de billahi de intikamdan değil, yoğunluktan, bi' de senle görüşmediğimiz zaman zarfında Polo oynamaya başladım onun koşuşturmacası derken unuttum cevap yazmayı. Tabi bunlar tatlı heyecanlar. Her gün atımı tımarlıyorum, sopamı temizliyorum derken komşudayken fal bakmaya daldıktan sonra "Eyvah ocakta yemeği unuttum!" diyen orta yaşlı kadın gibi fırladım yerimden ve geldim buraya hemen yorumları yazmaya başladım.
Emekti, sermayeydi bunlarla kandırıyorlar bu halkı. İngiliz düşünür Shaun W. Philips'in bir sözü var. Diyor ki Philips:
Don't die my donkey, don't die.
Yani Türkçe'si ile ölme eşşeğim ölme. Düzen bunun üzerine kurulmuş artık Godsy. Biz de bu düzenin yolcusuyuz. Bindiğimiz otobüsü ntvspor spikeri Ersin Düzen kullanırsa da onu gösterip biz de bu düzenin yolcusuyuz derdim, kahkahalar havada uçuşurdu ama bu öyle şaka yapılacak bir durum değil. Çürüyoruz Godsy. Her geçen saniye bu sandalyelerde, bu ofislerde, bu plazalarda çürüyoruz. Ne için? Kahrolası kokuşmuş patronlar ve onların yeni bir mülk alabilmesi için. Bu düzene dur demeliyiz. En kısa zamanda 4.Levent'e gel.(Gelince çaldır)
Geldiğinde ben kendimi ağzımdan vurmuş olucam beylik silahımla ve sen geldiğinde yan yana durduğumuzda bankaların binaları patlamış olacak. El ele tutuşmayız korkma ben de istemiyorum zaten öyle bişey. Bi' yerden de Pixies- Where is my mind mp3'ü bul. Hatta Tiesto remix'ini bul. Şahin araba kiralıycam, patlayan binaların önünden geçerken son ses onu çalarız.

@mgntwmn
Sprayt hiçbişeydir. Koka Kola herşey. İnanmazsan mevcut dünyaya bak.
Öyleymiş di mi ?

Siminya dedi ki...

adama yorumda yazılmıyor! beyin damarlarını cızırtatan kelimeleriyle, bir aristokratın 4.levent taburesi üstünde acı dolu yaşam öyküsünü anlatan cümleleriyle sabi halkı püskürtüyor, işte bu yüzden yorum yazamıyorum sana ey şeytanın tevhidi!

şaka lan, geçen okudum yorum yazdım ama hiç bir yorumum yazılarının şaaneliği yanında beni tatmin etmediği için geri silip arkama bakmadan kaçtım, bunu nasıl yazıyorum hala inanmıyorum, az sonra nasıl yollayacağım aklım almıyor, aha bak maili yazdım bile biri beni durdursun lütfen lütf lüt lü l....

cornelius dedi ki...

Buna benzer bir şeyi Godsyndrome'da yazmıştı desem sanırım önce halıya uzanırsın, sonra o halıyı püsküllerinden tutarak kendini sigara böreğinin içindeki peynir konumuna getirirsin ve "TEKMELEYİN BENİ!" diye bağırırsın, çünkü sen bilirsin ki halıya sarılan kişi dövüldüğü vakit darp izi olmadan iç kanamadan ölüme doğru gider ama o senin söylediklerinden farklı olarak bir şeyi çok net söylüyordu, sen bir türlü söyleyemişsin. Godsyndrome'un söylediği şey şuydu:
LÜTFÜ

Niye böyle bir şey söyleme gereği duydun? Dediğimde ise "Ben herşeyi ilk söyleyen olmak istiyorum. En azından dünyadaki bir kişiden daha önce söylemeliyim. Şimdilik sadece bunu bilmen yeterli, zamanı gelince daha iyi anlarsın." demişti.

Şimdi anlıyorum. Adam boşu boşuna durduk yere "Lütfü" deyip susmamış.
Bunu söylemeye çekiniyorum ama o her zaman bir adım önde olabilir. Zaten bunun güveniyle çok rahat hareket ediyor.