31 Aralık 2010 Cuma

Norveç'te 5 Kinaye*

Acısıyla, tatlısıyla bir 2010'un daha sonuna geldik.(Ben paralel evrenlerde de 2-3 kere gelmiştim ondan böyle diyorum.) Güzel günlerimiz oldu, seni anmadık yola bakmadık hala. Dile gelmeden düşlerim yalnızlığa... FELAN fıstık...
Buna karşın zor zamanlar da yaşadık. Yeri geldi çetin mücadelelere girdik. Yeri geldi göt büyütüp oturduk. Bazı hayallerimizle vuslatımız başka baharlara kaldı. Kendi açımdan bakıyorum da 2010 da ne dünyayı ele geçirebildim ne milletvekili olabildim ne de havadan gelen bir parayla zengin olabildim. Yani kafamdaki projelerin hiçbirini gerçekleştiremedim. Bunları neden istiyordum? Dünyayı ele geçirmek neticede her erkeğin hayalidir. Milletvekili olmayı istememin nedeni, milletvekili olduğum takdirde başka hiç bir işte olmadığı kadar işime 4 elle sarılacağımı biliyor olmam. Sistem eleştirisi yapmak için söylemiyorum, hakikaten bi' bok yapmayacağımı bildiğim için milletvekilliği hayalimdeki meslek. Bakınız bütün milletvekilleri boş boş oturuyor demiyorum. Ben boş otururdum diyorum. Devam zorunluluğu var mı bilmiyorum ama ne kadar gitmememe hakkım varsa sonuna kadar kullanırım. Çok nadir giderim meclise. Onda da arka sıralarda oturur Nokyada yılan oynar eve dönerim. Blekberi de Ayfon da gözüm yoktur. Vallahi yoktur. Arkamdan milletvekili olunca götü başı oynadı densin istemem. Gururlu ve hassasım bu konularda.
Çok zengin olmayı istememin nedeni de açık. Açıkçası buraya gelip müşteriyle, elin gavuruyla telefonda konuşmaktan, mailleşmektense(Böyle bir kelime kullanmakla Türk Dil Kurumu Binasını kundaklamak arasında bir fark yok bana göre) bir gazetenin insan kaynakları ekine "Henüz 6 aydır faaliyette olmasına karşın sektörde lider olan ve damızlık sincap ticareti yapan firmamızın satış ve pazarlama ekibimizde çalışmak üzere; Estonya ve Nikaragua pazarlarında müşteri portföyü olan, 18 yaşından büyük ama 75 yaşından da küçük, gözlüklü, Ofis Programlarından Solitaire ve Freecell'e son derece hakim(Mülakata katılacak adayların Solitaire'i ilk seferde açması tercih sebebidir), seyahat engeli olsa da olur ama bakkala markete gönderdiğimizde buna kırılmayacak adaylar arıyoruz. Şartlarımız; Asgari ücretin 3 aşağısı 5 yukarısı + Dolgun yemek fişi + İşe geliş gidişlerde kolaylık olması açısından çalışanlara tahsis edilen Skutır" içerikli bir ilan verip beni arayanlarla konuşmayı tercih ederim.
"İşsiz adamların umuduyla oynamaya utanmıyor musun?" diyenler olacaktır, hatırlatmak isterim ki çok param olacağı için gayet de Damızlık Sincap Üretimi yapan bir tesis kurabilirim. Sonrasında da bu sincapları yurtdışına satmaya çalışabilirim. Kimsenin umutlarıyla oynadığım FELAN yok. Sadece farklı bir çalışana ihtiyacım olabilir.
*
Para demişken son günlerdeki yaşanan bir vesvese var dikkatimi çeken. Bir panik ortamı yaratılıyor. Bu paniğin sebebini açıklayan cümle şu: "Dolar 1,55'i gördü!"
Diğer yandan kafamdaki asıl soru: Bu panik ortamı yaratanların cebi kaç kere dolar gördü?
Birbirimizi kandırmanın gereği yok. Yabancı değiliz. Ben artık az çok halkımızı tanıyorum.Ben dahil büyük bir çoğunluğumuz fakir. Cepteki para belli. Dolar 1,45 olsa ne olur, 1,65'e çıksa ne olur? 10 $ değil de 9 $ alırız ya da 11 $ alırız olur biter. Yeter ki Rabbim başka dert vermesin.
Doların değer kazandığı ya da kaybettiği günlerin akabinde herkesin sanki bir Corç Soros'muş gibi, bir Bill Geyts'miş gibi darlanmasına ya da sevinç çığlıkları atmasına lüzum yok. Bilmesem o panik yapanların büyük kısmı Marlboro içmek istediği halde Winston içiyor, inanayım ama bu şartlarda zor be kirve. Bak "Çeyrek altının fiyatı artıyor!" diye tribe girene sözüm yok. Neticede Türk örf-adetlerinde "düğün" denen şeytani bir organizasyon var. Aksi gibi insanlar artık şansa da bırakmıyor işi. Kamerayla çekim yapacak adam tutuyor, kim altın taktı kim takmadı mobese stayla anında yakalıyor. Daha sonrasında da o altın takmayanın düğünü olduğunda da düğüne gidiyor, öküzüm gibi yiyor içiyor ama takı törenine gelince, nah işareti yaptığı elini damadın göğsüne hafifçe vurarak ve dudaklarındaki intikam gülümsemesiyle "Mutluluklar" diyor. Bunlar hep çevremizde gördüğümüz şeyler. Hayatın gerçekleri.
Bu vesileyle de bu yazıyı okuyan ve kariyer patikalarını hangi yoldan takip etmesi konusunda kafası karışık olan genç fidanlara bir tavsiyede bulunalım. Her sene gazeteler, internet siteleri "Geleceğin meslekleri" başlıklı bir liste yayınlar. Genellikle Öss'den sonra yayınlarlar ama belli de olmaz bunların işi. Haber bülteni 10 dakika kısa kalır, internette 2 sayfaları boş kalır ve eğer o ara gündemde olan, 15-20 tane erotik pozu olan ünlü bi' kadın da yoksa hemen yapıştırırlar "Geleceğin meslekleri" haberini. İnternet siteleri bi' de resimli yapar bunu. Oraya da bi' tane labaratuarda elinde tüple yardıran bilim adamı kor. Al sana genetik mühendisi der, geleceğin mesleği der. Gençler! Geleceğimizin teminatları! Böyle boş hurafelere inanmayın. Genetiğiyle sabaha kadar oynasan yerinde sayacak kamyon damperi dolusu adam var benim çevremde. Benim çevrem, senin çevren derken milyonlarca adam var bu model. Oysa ki geleceğin meslekleri çeyrek altın kalpazanlığı, otoparkçılık ve tabi ki metrobüs şoförlüğü. Bu alanlarda uzmanlaşmak refah bir geleceğe açılan en doğru kapı olacak sizler için.
*
Uzun bir girizgah yapılabilirdi ama ben soru-cevap şeklinde bir beyin tsunamisi ile konuya direk girerek akabinde yorumlamanın daha faydalı olacağını düşünüyorum. Konumuz şu açıklama:
- Benim babam Toyota gibi adam!
Peki şimdi bu açıklamayı yapan çocuğa hep birlikte soralım: Toyota ne malı?
- Japon
Aferin. Peki şimdi de Japonlar hangi konularla meşhur onu söyle bakalım?
- Teknolojide çok ileriler.
Başka?
- Çekik gözlüler.
Güzel. Bi' tane daha fiziksel özellikleri var onu da söyle?
- Ufak tefekler.
Harika gidiyorsun. Şimdi de Japonların ufak tefek bişeyi daha var onu söyle?
- Eeee..
Çekinme hadi söyle söyle.
- Şey...
Evet "şey" de denir günlük konuşma dilinde ama sen daha açık söyle.
- Pipileri küçük.
HEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEE! ORADA DUR! Bu durumda ne diyebiliriz senin baban için?
- Pipisi küçük :'(

Hani o hayvan gibi özgüvenle arabaya doğru yürüyüşüne ne oldu? Arkandaki arkadaşlarını düşünerek "Nasıl da bok gibi yığılıp kaldılar" gülüşünden eser kalmadı? He? Ne oldu?
Taş oldu. Heykel oldu.
İşte ben bunu sevmiyorum dostlar. Düşünmeden konuşuyor bizim insanımız. Çünkü konuşmayı düşünmekten daha çok seviyor.
Sonuç? Bir anda o vakur ve gururlu ifadesi ile "Benim babam Toyota gibi adam" diyen çocuk aslında babasını alemlere ağır şekilde madara eden, babasını gaddarca afişe eden hayırsız bi' evlada dönüştü. Ondan sonra çocuğun arkadaşlarından birisi babasına "Bizim Orçun'un babası Toyota gibiymiş" dedi, hadi bu sefer aynı adam Orçun'un babasının iş arkadaşı olduğu için iş yerinde sürekli Orçun'un babasıyla dalga geçilmeye başlandı. Derken karısı boşanma davası açtı ve Doç Ekmek Kamyonu gibi adam olan bir iş arkadaşıyla görüşmeye başladı. Adam cinnete koştu ve önce karısını, sonra çocuğunu en sonunda da cinsel uzvunu keserek kendini intihar etti ve Hürriyet'in 3.sayfasına haber oldular. Bir anlık gaflet dolu açıklama yüzünden olanlara bakar mısın? Benim sana bunları anlatırken ki amacım, başka ocaklar sönmesin. Burada çocuklara büyük rol düşüyor. Çocuklar ağzına geleni mal gibi söylememeyi öğrenmeli. Çocuk dediğin sanayi casusu gibi, borsa simsarı gibi olmalı. Sessiz ve derinden hareket etmeli. Yoksa "Anneeeeeeeeee babam sen mutfaktayken sana orospu dediiii... Orospu ne demeeeek?" diyen çocuğu kim neylesin. "Çocuktan al haberi" sözünü destekleyen bu çocuk modeli artık tarihe karışmalı. Umuyorum ki 2011'de benzer manzaralarla karşılaşmayız.
*
Bir kitle var ki her yılbaşını büyük bir helecanla bekliyor. Asker yolu gözleyenlerinki gibi, maaş almak için aybaşını bekleyenlerinki gibi bir helecan bu. Günler öncesinden birayı, rakıyı stokluyor. Yakın çevresiyle organize hareket ediyor ve beklenen saat yaklaştığında bütün yıl toplasan 10 dakika bile izlemediği CNBC-E'ye kitleniyorlar. Çünkü her yıl aynı terane var CNBC-E'de. Viktorya's Sikrıt defilesi var. Ve tabi burada da bir çelişki devreye giriyor. Kaç yıl oldu hala devam ediyor bu yılbaşına defile izleyerek girme konusu. Defalarca tekrarları veriliyor, torrent sitelerine en çok merak edilen filmden daha çabuk düşüyor. Hadi daha açık konuşayım:
Her sene aynı kadro çok afedersin götü başı açıkta podyumda volta attktan sonra Viktorya'nın Sırrı mı kaldı ki be keke? Sözüm senin gibi yılbaşına girerken Vals yaparak, Bordo şarabı içerek girenler için değil ama ortalama bir abazan diyelim. Ya da sokaktaki adam ya da sade vatandaş artık nasıl tanımlarsan... Bu kadınları böbreğine kadar görmedi mi? O halde neden hala divane gibi bekliyorlar yılbaşı gecesindeki Viktorya's Sikrıt defilesini.
Bugün bir Heidi Klum "Ben seneye yokum" diyerek bu defileden emekliye ayrıldıysa daha bu işin gizlisi saklısı çekiciliği kalmadı demektir.
*
Yine 2010'un (diğer yıllarla birlikte) en üzücü olaylarından biri de cemiyet hayatı, sanat camiası, spor dünyası dahilinde olan ve astronomik rakamlar harcanarak düzenlenen düğünlerdi. Üçüncü gözüm açık değil, sadece dürüstçe herkesin ne istediğini ve ne olduğunu ifade eden biri olarak konuşuyorum: Bugün özellikle magazin dünyasından belli başlı isimler var ki biz bu insanların 2 yılda bir evlendiğini biliyoruz. Onların yanı sıra daha görür görmez "Bu evlilik yürümez, bu herif adam olmaz" ya da "Bu kadınla yaşanmaz delirtir adamı, 2 yıla boşanırlar" dediğimiz kombinasyonlar görüyoruz. Allah kahretmiye ki haklı da çıkıyoruz. İsim vermek istemiyorum. Çünkü analarına küfür edeceğim birazdan.
Daha da spesifik konuşayım bi' takım insanlar var ki 4-5 kez evlendikler daha önce. Kimseyi sevemediği gibi kaç yaşına gelmiş hala meşk yapmaya da doymamış. Serde hala abazanlık var. Para da var. Hadi kalkıyor 6.'ya evleniyor. Arkadaş belli işte gayen... Seks peşindesin.
E be annesi hayat kadını, madem durum bundan ibaret ne diye 500 bin harcıyorsun düğüne? O parayı gerçekten birbirini seven iki kişiye ver.(Mesela ben ve hanımım) Hayatları kurtulsun.(Kurtulur hakikaten) Neyse, bu 2 yıl mütemadiyen seks yapıyor, Allah bilir "500 bini çıkardım heralde" diye de düşünüyodur aşağılık, ondan sonra da boşanıyor. Nasıl olsa başka bi' kanalla anlaşmayı patlatıp düğüne harcadığı o parayı 2 ayda geri çıkaracak.
Şeytan bile bunlar kadar Allahsız değil.
:'(
Bunca andavallılıktan, bunca iblislikten bahsetmişken belirtelim; İnternette tesadüfen rastladım bu kayıda. İsrafil'in kıyamet günü sur ile çalacağı eserin demo kaydı. Blok fülüt versiyonu falan demişler ama ben tüyoyu içeriden aldım.(Kaynağı söyleyemem ama güvenilir)
*
Son bi' konu daha var anlatmak istediğim sonra da gidiyorum.
2010'un özellikle son çeyreğinde(Böyle son çeyrek FELAN deyince kendimi ekonomi yorumcusu gibi hissediyorum, Yiğit Bulut gibi hissediyorum kendimi. Bu arada sana bi' Yiğit Bulut Fıkrası anlatayım mı? Yiğit Bulut motorsikletle kaza yaptığında ölmemiş, neden? Çünkü kafasında kask varmış.) karşılaştığım bir durum var ki düşündükçe allak bullak(o ne lan?) oluyorum. İsmi "Merkür Etkisi", astrolojik bir nane bu. Merkür geri gidiyormuş da insanların hayatlarının her alanında negatif etki yapıyormuş.
Hadi burçları anladım. Balık burcu duygusal diye yıllarca beni klişe manyağı yaptınız ona da ses etmedim. Ama Merkür'den bana ne? Bana ne la? Zaten derdim başımdan aşkın bi' de gezegenlerin hareketine mi üzüleyim. "Sevgili balıklar, 2-9 ocak tarihleri arasında satürn kovaya girdiği için önümüzdeki ay maddi harcamalar da gani gani size girecek." gibi bir burç yorumu gördüm mü kendimi kaybediyorum. Sinirim geçene kadar da en az 15 dakika kolbastı yapmam gerekiyor. Şu yaşıma geldim benim Satürn'ü görmüşlüğüm resimlerden. Bi' kez ayak basmışlığım yok o gezegene. Etrafında halka var onu biliyorum bi' tek. Kova burcu olan samimi bir tanıdığım da yok. Niye telefon faturam fazla geliyor o pezevenklerin kendi arasındaki hesabı yüzünden anlamıyorum. Merkür başağa giriyorsa bu başağın sorunu olmalı.
Umarım 2011'de böyle saçmalıklarla daha fazla muhatap olmak durumunda kalmam.

* Çünkü Mahsun Kırmızıgül'ün sinema dehası bana ilham veriyor.

2 yorumcu...sevsinler sizi.:

MERY DAIMON dedi ki...

her şey oluyor işte...hayat.. mutlu bir yıl dilerim..

cornelius dedi ki...

Bence talih
Bence şansın
Bir de aşkın adresi yok.

-Sibel Can / Miami 2007