Sir Alex Ferguson'un hem küresel ısınma hem de aşk meşk içerikli çok sevdiğim bir sözü var. Der ki üstad:
Hani bizim sevdamız? Eritirdi buzulları.
*
Bu sözü ne kadar çok sevdiğimi bilen patronum işten ayrılacağımı söylediğim anda bana bu dizeyi hatırlattı ve ekledi: Senin bu yaptığını Seher Dilovan yapmaz.
*
Pezevenk onca ismin içinden Seher Dilovan'ı seçmiş ve beni kitlemişti. Oysa ki işi bırakacağımı söylemek için odadan içeri girerken kafamda ihtimalleri tartıp, olabilecek tüm senaryoları beynimin derinliklerinde canlandırıp, yetmeyip günlerce ayna karşısında provalar yaptığım için ne kadar da rahattım. Bu "Senin yaptığını..." kalıbı üzerinde de saatlerce çalışmıştım ve ihtimalleri hesaplamıştım. Nalan Altınörs(Bold yazılmayı hakeden bir isim) ya da Nuray Hafiftaş kuvvetle muhtemel söyleyeceği isimler olarak gözüküyordu. Bir ihtimal toy oluşuma kanıp Rıza Silahlıpoda da diyebilirdi. Tüm bu ibişliklere karşı hazırlıklıydım ancak Seher Dilovan... İlk anda hatırlanması zor biriydi.
He dersen ki bu ilk andaki kitlenme kötü mü oldu? Hayır. Çünkü yazılıdan 20 aldıktan sonra "Hep çalışmadığım yerden geldi" diyen fakat asla inandırıcı bulunmayan bir orta okul öğrencisinin hislerine ortak olmuştum. (%0.00782'lik bir kesiminin dahi olsa halkın nabzını tutmak hoşuma gidiyor)

Fotoşop'un olmadığı hain yıllar ve Seher Dilovan
("Güm Güm" derken?)
Sayın Dilovan'ı net olarak hatırlayamadığım aradan geçen 11.3 saniyeyi patronum oldukça iyi değerlendirdi ve benim bu kilitlenme halinden normale döneceğim sürenin fazla uzun olmayacağını bildiğinden nefes almadan 11.3 saniye boyunca bana küfür etti.(Basketbolda 11.3 saniye çok uzun bir süre derlerdi de inanmazdım. Basketbol dışında da 11.3 saniyenin gayet de uzun bir süre olduğunu anladım sevgili Kristofır.)
Aradan kısa bir süre geçti ve bu sefer patron yerine benim üstüm olan yarı-patronlar üzerime geldi.(Mantıken patronun oyun sonu canavarı olarak en sonda çıkması lazım ama burada "Memento" vari bir kurgu vardı. ) Bana uzun uzun buradaki ortamı başka bir yerde bulamayacağımı, sıkıntılarımla en kısa zamanda ilgileneceklerini, bizim bir aile olduğumuzu FELAN anlatıyorlardı. Bense o esnada Acun Ilıcalı'nın tipinin yunuslara(Yunus hayvanı, motorpisikletli polisler değil.) benzemesinin onun bu -maddi anlamda- elde ettiği başarıdaki payında ne derecede etkili olabileceğini (ve hatta olduğunu) düşünüyordum. Her fırsatta Sörvayvırıydı, Yetenek yarışmasıydı derken bu adamı izlememin ardındaki yegane neden bir gün "KIKIKI" diyerek sudan çıkmasını umuyor oluşumdu.(Tıpkı Kutsi bir bölüm olur da elinde akustik gitarla ameliyathanede "Ex-insan sana neler ettim?" gibi bir şarkı söyler ve duygu seline kapılır umuduyla 183 bölüm "Doktorlar" izlemiş olmam gibi)
15 saniye boyunca iki resmin arasındaki çizgiye bak...
"Ben ne yapıyorum?" yazısını göreceksin.
Ve bence yazı haklı.
(Yalnız delikanlı gibi söyle lütfen, benzemiyorlar mı?)
Tabi ben alakasız şeyler düşündüğüm için birden gelen "Kalıyorsun değil mi?" sorusu akabinde bana bu soruyu soran ve benden sıfatlı olan 2 iş arkadaşıma yaklaşık 4.61 saniye boyunca boş gözlerle baktım. Onlar da benim yaşadığım bu boşluğu fark ettiler ve hemen nefes almaksızın bana küfür etmeye başladılar. Bu anı daha önce yaşamış gibi oldum. Derken kendime geldim ve "Teklifiniz için teşekkür ediyorum ama ben kutuma gitmek istiyorum" dedim. Bunu duyan iş arkadaşlarım Çılgın'a döndü ve bu olaylar esnasında bir köşede oturan Çılgın da onlara döndü. "Çılgın" kod adlı sanayi casusu yaklaşık 2 yıldır bu şirkette çalışıyor, verdiği ekmek kavgası sonucunda kazandığı 3 kuruşluk maaşı ile hayata tutunmaya çalışıyor, zor da olsa yaşama savaşını sürdürüyordu.
*
İlk bir kaç saniye istifini hiç bozmayan Çılgın daha sonra bu kakafoniye daha fazla tahammül edemedi ve oradan uzaklaştı.

Ben ise bu esnada ben iş arkadaşlarımın yüzüne tıpkı yukarıdaki gibi Puşkin Puşkin gülüyordum.
(Böyle tam bir gülmüyorsun da çok afedersin bakışlarında bir taşak geçme havası oluyor)
Zira artık onlarla ilişiğim kesilmişti. Ne zamandır istediğim bir değişiklik olduğundan dolayı güzel oldu, bünyem tazelendi. Bu hengame nedeniyle nisan ayını boş geçtim, internetle ilgili bir işe girmeme karşın internete ilgi gösteremiyordum.
Tabi böyle olunca aynı zamanda 20 senedir cemiyet hayatının önde gelen isimlerinden biri olan O.Ç(49) kısaltmalı dostum beni genellikle cebimde duran telefondan aradı ve beni işe koşar adımlarla giderken gördüğünü, yazıklar olacağını zira benim de modern hayatın çarkları arasında sıkışmış bir kent insanı misali işkolik olduğumu söyledi. Ah benim akılsız kızım dedim, ben bu yeni iş yerime ortalama 1 saat 15 dakikada gidiyorum. Üstelik bu seyahatlerim esnasında zaman zaman kısa yürüyüşler yapmam gerekiyor, zaman zamansa sabah yağlı açma yiyorum, ne bileyim kayısı nektarı içiyorum FELAN dedim. Anlayacağın ben işe koşarak gidiyorsam bil ki yaldır yaldır kakam gelmiştir dedim. Bu vesileyle beni aynı şekilde işe giderken görenlere de bu dolaylı açıklamayı borç biliyorum ve gündemden öne gelen başlıkları (Bu kalıbı hep kullanmak istemiştim) sizinde anti-interaktif(full-pasifize) şekilde katılımınızla, hep birlikte değerlendirelim istiyorum. Eski iş yerimde çalışan sanayi casusu Çılgın'dan bahsetmiştim. İlk tartışacağımız konuyu da ona ithaf edelim.
*

("Angel Of Craziness" [Yuhanna 33:2])
Yetmez Ama Çılgın.
Tarih: Geçtiğimiz günler. Yeni iş yerimde hakikaten yeni olduğum zamanlar.(Hala yeniyim ama nispeten eskiyim) Yaptığım zibidiliklerle değil işimle gündeme gelmek istediğim bir süreçteyim. Haliyle de sürekli bilgisayarımın başındayım. Gel gelelim yan odada belki de Dünya kaderini etkileyecek bir mevzudan bahsedilmek üzere. Çılgın Proje açıklanıyor. Haliyle tutamadım kendimi ve geçtim televizyanın (%2 Azeriyim) karşısına. Ben bekledim, o konuştu. Ben bekledim, o konuştu. Ben bekl... Aslında burada benim ne kadar bekleyip onun ne kadar konuştuğunu daha iyi anlatabilmek için bu cümleyi 26 kez daha yazmam gerekiyor ama bize ayrılan süreyi ekonomik kullanmamız gerektiği için bunu yapamıyorum. En nihayetinde derdini öksürdü ve Silivri ve Karandeniz kıyısı arasındaki kısmı Satisfekşın klibi eşliğinde hiltiyle delip İstanbul'u böleceklerini açıkladı. Bir süre daha bu söylediklerinin değil de başka bir projesinin olduğunu söylemesini bekledim. En başta da bu projenin sıfatı "çılgın" değil orada bir yanlış anlaşılma olmuş demesini bekledim ama nanay.
Dizlerimin üzerine çöküp ismini vermek istemediğim bir İbrahim Erkal şarkısını "Bunun için mi bekledim günlerce insafsız?" şeklinde sözlerle söyledim, kederim tsunamilerden bile yalçındı. Kısa bir durum değerlendirmesi yapmak gerekirse ilk akla gelen sorular:
- Bir ülkenin başbakanı tarafından açıklanacak bir proje için "çılgın" ne biçim bir sıfat?
- Tam o kanalın geçeceği hat üzerinde duran yazlık evimi satmalı mıyım?
- Tekirdağ il merkezindeki binek otomobili ile yola çıkıp Anadolu yakasında bir yere gitmek isteyenlere 2 kez köprü parası mı girecek? OGS ya da KGS sistemleri Kanal İstanbul üzerindeki köprüden geçtiğinizi algılayıp boğaz köprülerinden birinden geçtiğinizde bunu "Aktarma" sayacak ve yarı ücret mi alacak?
- "Hedef 2023" sloganını duyunca uzaya adam gönderme gibi şeyler bekleyen tek kişi ben miyim? Eğer değilsem de benimle aynı düşünceyi paylaşanlar arasında uzaya gönderilecek bu adamın imam hatip mezunu olacağını düşünen tek kişi ben miyim?
Şüphesiz ki bu sorular içinde benim için en kritiği ilk soru. Yani neden bu proje tanıtılırken "çılgın" kelimesinin seçildiği.
Düşün ki biz bir ülkeyiz. Başbakanımız var. Ve bir proje açıklıyor. Projenin sıfatı ne? "ÇILGIN"
Bekledim "Sofistike" desin, "Elegant" desin, hatta "İnovatif"* desin, biraz özenti olsun...Ama o gitti "Çılgın" dedi ve o anda ülke olarak bizi bitirdiğinin farkında değildi. Alemlerde adımızı kıroya çıkartmak için özel bir çaba içinde sanki. Daha kanalı delmeden, toprağı çıkartmadan beni diri diri kara topraklara koydu zalim.
*
Bir diğer mühim konu da ÖSYM'nin "Her Gün 1 Yeni Skandal" adlı bir Feysbuk grubu kurmuş ve buna içerik sağlamak için türlü aksiyona giriyormuş gibi hareket etmesi.
Yıllar önce bu blogdaki bir yazıda açtığı okulun kapısına "Geometri bilmeyen giremez" yazan Platon'a "Götoş" hariç olmak üzere demediğimi bırakmamıştım. Şimdi aynı şeyi ülkemizde görüyorum. "Badem bıyığı olmayan giremez" yazısını aleni olarak asmasalar da dolaylı olarak karşımıza çıkarmaya çalışır gibi bir halleri var. Aynı şeyi ben yapsam? ÖSYM başkanı olsam ve sınavın bazı yerlerine sadece Rakı(benim için çok özel o yüzden büyük harf) sevenlerin bilebileceği sorular sorsaydım hoş olur muydu? Al hatta örnek de vereyim:
Geometri - Soru 32)
"Yağmur vururken cama, dalarken gece ..." cümlesindeki noktalı boşluğa aşağıdakilerden hangisi gelmelidir?
a) Alfa
b) Beta
c) Gama
d) Teta
e) Hiçbiri
Zeki Müren sevenler -ki bu kişilerin büyük bir kısmı Rakı dostudur, bira severdir- bu cümlenin "Hiç bir şeyde gözüm yok" adlı şarkıya ait olduğunu ve cevabın c) Gama olduğunu görür görmez anladılar. Peki ya musiki deyince aklında "Sordum sarı çiçeğe"den başka bir şey belirmeyenler? Taş olup kalacak bu soru karşısında. Sıç.
O yüzden lütfen bu durumlardan sorumlu kişiler empaaaati(A harfi baya uzun) yaparak bu gibi işlerden vazgeçsin. Ayıp oluyor.
*
Hep eleştiren, hep yargılayan adam olmamak için özel bir çaba sarf ediyorum ama olmuyor pehlivan. Bir öğlen arası, yemeğe çıktım ve hiç bir art niyetim olmadan Prens Vilyım'ın düğününü izleyeyim dedim. Prens Vilyım sevdiğimiz bir kardeşimiz. Etliye, sütlüye karışmayan, güler yüzlü, kendi halinde bir adam. Gelini de ilk kez gördüm düğünde fakat belli ki helal süt emmiş, temiz bir aile kızı. Bir yandan "İngiltere'de olsam konvoy yolu keser iyi zarf toplardım" gibi düşüncelerin esiri olmuş bir şekilde televizyona bakarken bir yandan da ayıptır söylemesi önümdeki fırın makarnaya çatal atıyordum. Derken Prens Vilyım evlilik yeminine başladı: "Zenginlikte, fakirlikte"
İlk baş şaka yapıyor sandım("Çılgın Proje"nin açıklanması ardındaki hislerime benzer anlardı) ama devam etti:
"Hastalık, sağlıkta"
Gözlerim şaşkınlıktan felsefe taşı gibi açılmıştı:
"Ölüm bizi ayırıncaya dek"
Yeter artık bitsin bu kara komedi dedim ve sinirle masadan kalktım. Mekan sahibi yanıma gelip makarnayı beğenmediğimi sandı ve bir problem olup olmadığını sordu. Yemeğin çok güzel olduğunu ancak "adam gibi adam" dediğimiz kişilerin bile gözümüzün içine baka baka yalan söylemesine dayanamadığımı söyledim.
Prens Vilyım bilmem kaç milyar adamın izlediği düğünde kaçak güreşmişti. Sen ki Prens Vilyım'sın. İngiltere Prensi. Bir eli havyarda bir eli kaz ciğerinde hala yaptığı şova bak: "Zenginlikte, fakirlikte". Sen şuna desene "Zenginlikte ve daha zenginlikte, hatta ve hatta hayvan gibi zenginlikte" diye. Desene "Hastalıkta demiyorum çünkü katrilyonlarımız varken böyle bir kavram bizim için gerçek değil o yüzden sadece sağlıkta". Desene "Ölüm bizi ayırana kadar diyorum ama bizde bu gamsız hayat varken 150 yaşına kadar yaşarız rahat ol".
Bir daha da ne düğünle ilgili konuşmalara dahil oldum, ne de genç çifte mutluluklar diledim. Çünkü benim için Prens Vilyım bitmiştir. Hatta İngiltere Kraliyet ailesini tamamen çıkartıyorum hayatımdan. Buna da şimdi karar verdim. Bu da böyle bilinsin.
*
Yeter, gene çok konuştuk. Gene bir fırsat bulduğumuzda görüşürüz.
Kapanışı bir Peru Türküsü ile yapıyorum:

"Beni alsalar, ipe koysalar, dayanamam yine, kadere Salsalar..."
(Bu resimle birlikte uzun süredir aramın iyi olmadığı zencilere zeytin dalı uzatmayı hedefledim (Umarım onlar da bana dal uzatmaz(Bizi biz yapan değerlerden biri de müstehcen şakalarımız değil mi?)))

4 yorumcu...sevsinler sizi.:
"sizi öpebilir miyim?"den geçtim, bulduğum yerde öpebilirim.
resim ve açıklamasına bittim :)))
adamımsın dude
Yorum Gönder