29 Mart 2012 Perşembe

Memleketi Menhettın'da 60 tane çocuk okutan ve bunun basına yansımaması için özen gösteren Leydi Gaga umuyorum bizim sanatçılarımıza da örnek olur.*

Önceki bölümün özeti: Hünkar Beğendi

Hani her fırsatta "Hayat pahalı" diyorum ya... Öğrendim ki yeşil fıstıklı bir tatlı... "Dolama" mı ne diyorlar. Belki daha önce de bahsetmişimdir ama artık bu gerçekle iyice yüzleştim. Mankenlere taş çıkarmaya, o taştan da ekmeğimi çıkarmaya başladığımdan bu yana paraya daha bir başka bakıyorum çünkü. Neyse işte o yeşil fıstıklı tatlının bir tepsisi hayatın kendisinden daha pahalı ki bu da bir tatlının tüm şekerini şerbetini sitecek kadar acı bir gerçek. Herhangi bir tatlının olması gerektiğinden daha fazla değere sahip. Hakkında astronomik rakamların telaffuz edildiği bir cisim bu.
Şimdi sen "Astronomik ne demek?" diyeceksin ya... Onu sen Astronot maaşı olarak düşün. Bugün yeni başlayan, tecrübesiz bir astronot ortalama olarak yılda 1 milyon 750 bin papel kazanıyor. Kaliforniya'nın nezih semtlerinden birinde ara kat, 2+1, kombili bir daire alır, üzerine de en kötü ihtimalle 90 bin kilometrede olan, doktordon, temiz, Şevrole cipi çekersin altına.
2 sene bu maaştan birikim yaptın mı ondan sonra rahat rahat düğününü de yaparsın, evini de düzersin.(Ev düzmek için
Büyük Langenşayt İngilizce Sözlük: Deyim. Home Fucking Home)
Eh daha ne. Ondan sonra işe git (Uzaya), eve gel.
Neyse yani diyeceğim oydu ki bu dolama çok pahalı bişey, nasıl desem ben dolama yerken kendimi aslında çeyrek altın yiyormuş gibi hissediyorum.
Hatta sevdiğim birini kaçırır ve fidye isterlerse ve eğer ki ben telefondaki ses tonundan kaçıranlardan birinin obez olduğunu anlarsam (Telefonda konuşulan kişinin obez olduğunu anlamak için Mayo Klinik; Telefondaki kişi her an ölecekmiş gibi nefes alıyor olması size bu konuda fikir sağlayacaktır (R.I.P. Fikri Sağlar)) ve yüklü miktarda fidye isterse bir bond çanta içerisine para yerine 4 tepsi dolama koyup götürebilirim düşüncesiyle param oldukça 2'şer 3'er dolama biriktirmeye başladım buzdolabında.

Gittiğim düğünlerde gelinliğinin kepaze olmayacağını bilsem boynuna ipe geçirilmiş 5 tane dolama asabilirim bile. Lakin o kadar param yok. Ben de ne yapayım, yaslıyorum Starbucks çikolatalarını damadın ceketine(en az 5 tane). Aşiret düğünlerinde de şeklim oluyor. Bilseler ki o Amerikan Reşat Altını havasındaki nanelerin tanesini 2 liradan, toplamda 10 liraya kapatıyorum, yaşatmazlar beni ama henüz mevzuya uyanan olmadı. Şimdilik her şey yolunda.
*
Aslında şu resmi yükledikten sonra tekrar düşündüm de... Her şey yolunda değil. Yolunda olmayan şeyler de var. En önemlisi de hala bir "sanatçı fobisi"ne sahip değilim. Bir devlet dairesine işim düştüğünde "Ne iş yapıyorsun?" diye sorduklarında "Reklamcı" diyorum. Hemen şunu düşünüyorlar "Heee bizim yeğen de tabela yapıyor.". Bakışlarından bu cümleyi okuyabiliyorum. "Yok abi dijital" desem, "Led ışıklı tabelalar mı?" diyecek. Bıçaklar çekilecek, silahlar konuşulacak, tatsızlık çıkacak. Susuyorum bir şey söylemiyorum bu sefer de bazısı çıkıp diyor ki "Bir ara senden tabela fiyatı alalım."
Bunu tekrar yaşamamak için bir fobim olduğunu görseler diyecekler ki "Heee bu değişik bi' adam reklam dediği tabela değil televizyon reklamcısı bu". O da değilim ama en azından tabela fiyatı sormazlar. Bu duruma bir çözüm ararken kendime sorduğum "Fobim var mı?" sorusuna yanıt ararken kendimi yeniden tanıdım. Denemediğim şuursuzluk kalmadı mamafih sonuç olarak hobim olmadığını gördüm. Bu durumda son çarem götümden kendime bir fobi uydurmaktı. İlk önce "Mancınık" kelimesini duyduğumda bulunduğum ortamdan koşarak kaçayım diye düşündüm, beni gören desin ki "Oha lan ne kadar değişik bir adam, sanatçı ruhlu resmen, reklamcıdır bu ama imkanı yok tabelacı değildir". Sonra tekrar bir değerlendirme yaptım ve gördüm ki "Mancınık" kelimesi gündelik yaşamda çok fazla karşıma çıkmıyor. Bir insan hayatı boyunca ortalama olarak yalnızca 7 kez mancınık diyor.(Buna çok benzeyen bir küfürü ise yaklaşık olarak 283742893 kullanıyor. Şans.) Sonra aklıma tavuk döner görünce ağlamak geldi ama bu sefer sanatçı değil aç olduğumu düşüneceklerdi. Karşıdan karşıya geçmek için beklerken sarı ışık yandığı sırada "İlvanlım" diye bağırsam... Fazla karmaşık ve her seferinde sarı ışığı yakalamak için tetikte olmak zor olacak... Ve buna benzer 100'lerce senaryo geçti aklımdan ama hala nasıl bir fobim olması gerektiği sonucuna varamadım. Ve ne iş yaptığımı soranlar beni hala tabelacı sanıyor. Yastayım hiç kimse bilmiyor.
*
Yeni iş güzergahım ile birlikte metrobüsle ayrı düştüm. Tramvay denen aracı kullanıyorum artık. Tramvay bir garip. Geçenlerde Zeytinburnu'nda inecek iken müthiş diksiyonlu kadın trenin Bağcılar'a doğru devam edeceğini söyledi. Yetmedi, bi' de bunu gavurca söyledi. Ben gerçekçi bir insanoğlu olarak bu anonstan rahatsız oldum zira gereksiz yapılan işler canımı sıkıyor...
İstanbl'un semtlerini bilen var bilmeyen var. "Dear Passangers, the train goes to Bağcılar" cümlesindeki inanılmaz mantık hatasını hep birlikte bulmamız için daha net konuşuyorum ve hepimizin bildiği i
lkokul konusu "Kümeler" üzerinden mevzuyu aydınlatıyorum:



Gördüğün üzere "Tramvay ile Bağcılar'a gidenler" ve "İngilizce bilenler" kümeleri asla kesişmiyor. Boş küme. O halde böyle bir anonsa ne gerek var? Yanlış anons yüzünden tramvaya İngilizce bilenler girse ve istemedikleri halde Bağcılar'a gitseler... Bunun hesabını kim verecek?
*
Son olarak söylemek istediğim bir şey daha var.
Bugüne kadar bir çok sürrealist eser ve eser sahibi ile muhatap oldum. Kah Salvador Dali'nin tablosuna baktım, kah David Lynch'in ya da Luis Bunuel'in filmlerini izledim. Gel gelelim bu isimlerin herhangi bir eserinde pembe bir zürafa Trakya karşılaması oynamıyordu. Peki nerede bu sahne gerçekleşiyor? Pepee.
Bakın istirham ediyorum, hadi ondan anlamıyorsunuz diyelim ki o zaman Yaradan, Muhammed aşkına sesleniyorum. Yerli malının kıymetini bilin. Batı düşkünlüğü ile bu ülkenin evlatlarını dışlamayın. İnsanımız cahil. Bir de siz yarı aydın kitle olarak böyle gafletlere ortak olmayın.

* Yanında çalışan birisi verdi bu bilgiyi. Leydi Gaga bu bilginin dışarı sızdırıldığını duyunca bile oldukça kızıyor ancak bu bir sosyal sorumluluk ve sanatçı duyarlılığı konusu olduğu için bu hayır işinin dile getirilmesinde sakınca görmedim.

9 Ocak 2012 Pazartesi

Feysbuktaki bütün beğendiğim sayfaları beğenmekten vazgeçip bir tek Tvaylayt'ı beğenseydim, yine de sever miydin beni duman gözlüm?

Selamın Aleyküm canım,

Farkındasındır, artık uzun aralıklarla buraya yazabiliyorum. Çünkü bir şeyler yazma isteğimi ve gücümü ismi lazım değil bazı markaların Feysbuk sayfalarına ve Tivitır hesaplarına yazı yazmak için harcıyorum. Çünkü bunu yaptığım için bana para veriyorlar ve çünkü ben para kazanmak zorundayım. Yoksa boku yerim. Ve bence boku yemek için henüz erken. Aslında para adı verilmiş bir kaç kağıt parçası ne kadar da mühim görüyor musun? Fakat bir şey var ki benim etim belli budum(Bu link verme işi için de 25 lira aldım) belli. Yani böyle dünya çapında işler yapmıyorum, kaldı ki bilgi ile hiç işim yok. Varsa yoksa boş beleş işler benim ürettiklerim. Sana bunları neden anlattığımı anlamamış olabilirsin. Merak etme birazdan anlayacaksın. Benim adım Deyvid Linç değil. Bir şey anlatıyorsam elbet anlaşılır bir şekilde bağlarım olayları birbirine.
Hamdolsun 58 yaşımdan gün alacak kadar bu hayatı dolu dolu yaşadım (10950 gün alacak kadar), eh bunun iyi kötü 27 senesi İstanbul'da geçti (iyi kötü), bu yıllar dahilinde de bir çok kez yolumu tinerciler kesmiştir.(Bir çok kez) Hatta geçtiğimiz aylarda yolumu dişi tinerci bile kesti bunu da bu platformdan kamuoyu ile paylaşmıştım.(Bile)
Bu açıklamaların hiçbiri kesinlik içermiyor fakat ben şimdi sana kesinlik içeren bir şey söylüyorum: Bunca yılın İstanbullusu olarak, Jimmy Wales'in benden para istediği kadar bu şehrin ne tinercisi, ne balicisi ne de sinyalcisi benden para istemedi.
İşimin büyük bir kısmı araştırma ile geçtiğinden mütevellit ekseriyetle Vikipedyaya bakıyorum. Oh diyorum ne de kolay erişiyorum bilgiye, hemen yanaklarıma pembe bir renk geliyor neşeden. Sonra karşıma yukarıdaki mesaj çıkıyor. "Hayır olsun" diyerek tıklıyorum. O da bana diyor ki "Para ver". İşte o anda bütün kanım çekiliyor. Bir anda bütün dünyam kararıyor. Beynim Jimmy Wales'in sesinin hayali ile yankılanıyor... "Tosunum bi' 20 lira ateşle de bünyemiz tazelensin"
*
Tıpkı yaşlı insanların bir yerlerden bahsederken o yerlerin bir zamanlar hep dutluk olması gibi, o aynı bir zaman diliminde Vikipedya yoktu ve ben kah Sabah kah Hürriyet gazetesinin verdiği Meydan Larus ya da Ana Britanika ansiklopedileri için kupon toplardım. Ailemde bu işlerden meshul kişi bendim. Meşakkatli bir iş olan kupon toplama sürecinin ardından kontrol aşamasında kimi zaman "Hassiktir 18 Ekimde kestiğim kupon yok burada" gibi şeyler dediğim oluyordu ve utana sıkıla babamın yanına gidiyor, durumu anlatıyordum. O da "Ya şimdi gazete son 10 kupon yerine geçen mega taşaklı kupon ya da istediğimiz gün için kullanabileceğimiz joker oğlu joker kupon vermezse?" diyerek başlıyor ve bu hatamın affedilemez olduğunu söylüyordu. Hayatın zorluklarını daha kolay öğrenmem için beni karanlık bir odaya kitliyor, gazete bahsettiğim türden bir avantaj kuponu verene kadar yemek vermiyordu. Bense hatamın farkında bir birey olarak gecelerce ağlıyordum, hatta göz pınarlarım kuruyordu ve bütün vücudum ile terliyormuş gibi ağlıyordum ama en nihayetinde ıslah olarak bu aydınlanma sürecini tamamlıyordum. "Yemin billah" diyordum aynaya bakarak, sonra diyordum ki "Billah ne demek?" Sonra da diyordum ki "Bir önemi yok billahın ne olduğunun, bir daha bir tane bile kupon sektirirsem Yıldız Tilbe'nin dirisini öpeyim."
Şimdilerde hatırlayınca dudaklarımda bir tebessümün belirdiği o anlarda bile Jimmy Wales'in para isteyerek beni gerdiği kadar gerilmedim. En sonunda ben de kendisine kişisel ricamı mektup formatında bildiğim kadar gavurcamla yazdım ve yolladım.
Orjinal metin:

Jimmy ,

I've read your personal appeal on Wikipedia. Suck me to you and your money request. You, whose money do you want from whom oh macaroni? There isn't money poney. Do not disturb me once again or I'll break your bones wherever I see you, antenna!

Metin2(45 lira verdiler, hayır diyemedim)

Jimmy Efendi,

Vikipedya'daki kişisel ricanı okudum. Sana ve senin para isteğine nalet gitsin.
(Burada bir virgül koyup, anlamayanlar için denklemi kuralım:
Lanet Olsun Fuck You
Nalet Gitsin X
----------------------------------
X=?

İçler dışlar çarpımı yaptığımızda sonuç Suck Me çıkacak, göreceksin.)

Sen kimin parasını kimden istiyorsun düdük makarnası? Para mara yok! Beni bir daha rahatsız etme yoksa gördüğüm yerde senin kemiklerini kırarım, anten!

Çözüm oldu mu? Hayır, yine para isteyecek onu da biliyorum ama en azından içim rahatladı.
*
Para konusunda canımı sıkan şeyler olduğu gibi benim mutlu eden şeyler de var bedelli askerlik gibi. "Uzun zaman oluyor" diyebileceğim bir süre kadar önce askere gittim, geldim. Bu da demektir ki 30 bin TL kardayım. Kısa dönemin karı. Belki de gitmemiş olsaydım her seferinde olmayı düşünsem de son anda vazgeçtiğim sivri burunlu ayakkabı ve uzun kaban giyen, alengirli işler çeviren o adamlardan biri olacaktım ben de para bulmak için... Niye bilmiyorum sivri burunlu ayakkabı ve uzun kaban giyen 10 kişiden 7'si alabildiğine ketenpere çeviriyormuş gibi gözüküyor gözüme. Belki de basit bir göz yanılmasıdır.
*
Hiç lafı dolandırmadan soruyorum: Garanti Bankası neden reklamlarını Nickelodeon'a hazırlatıyor? Bir grup hayvanın "Garantisiz kimse kalmasın bizce" demesinin etkili olacağına inanan uyuşturucu müptelası kim? Eğer etkili oluyorsa bütün halkımız mı uyuşturucu müptelası? Zira hangimiz borsaya para gömeceği vakit tavuktan tüyo alıyor, hangimiz yatırım yapacakken gidip eşeğe soruyor. Eşek dediğine tecavüz ediyorlar, tavuğun da bir noktaya kadar yumurtasını alıp akabinde ise kendisini yiyorlar bu ülkede. O halde neden bu delice ısrar?
*
Yine Milli Piyango bana çıkmadı. Dolayısıyla da yine yapmak istediğim bir takım sosyolojik deneyler ile vuslatım gecikti. Bana çıkaydı İstanbul'daki herhangi bir kalabalık mahalleye "Ermeni Soykırımı Gıda" adında bir market kurup her şeyi 50 kuruştan satarak olayların gelişimini, mahallelinin birbirine girmesini izleyecektim. Kısmet değilmiş. Tıpkı Hitler'e "kusursuz ırk"ı yaratmak kısmet olmadığı gibi...
Hitler neden yapmaya çalıştı bunu? Çünkü Hitler ileri görüşlü bir liderdi. Çünkü Hitler Modern Talking'i ön gördü. Ve Modern Talking'in yapacağı müzikle dans eden, 80 döneminde yapılan darbe kadar gençler üzerinde büyük travmaya neden olan Banu Alkan'ı ve dans sahnelerinde belinden ayırmadığı en az 3-4 ayı büyüklüğündeki sarı kemerini ön gördü.(Yoksa "Modernlik buysa yaşasın yobazlık" diyecek ve radikal islamcı olacak binlerce genci ve dolayısıyla radikal islamcı terör örgütlerini ön gördü...
*
Ben bu ekran görüntüsünü aldıktan sonra bu sayfa kapanmış olsa da bu 1383 kişinin varlığını reddetmemize neden olmamalı. Bir an için refleksle "Amerikalılardır" dedim ama sonra sayfa adının Türkçe olduğunu gördüm dolayısıyla bunu beğenen 1383 kişi Türk demektir. "Şu Çılgın Türkler" adlı kitaba konuk olanlar bunlar mı yoksa? Ülkede yeterince çılgın iş dönmüyormuş gibi bir de bunları görmek hançerliyor yüreğimi.
Ben bu sayfayı nereden mi biliyorum?
E dedim ya benim yeni işim bu uzun bir süredir.
*
Saygılarımla.

28 Ekim 2011 Cuma

Tansu Çiller ve He-Man'in aynı saç modeline sahip olduğunu fark etmemdir aylardır sessiz kalmama sebep.


Hayat gün geçtikçe... Ne günü ulan git gide çetinleşiyor. Öyle zamanlar yaşıyoruz ki az önce yazdığım git gide kelimesi bitişik mi yazılır ayrı mı oturup ona bakacak bile vaktim yok.("Git Gide, Andre Gide'in dayıoğluymuş" desem ve akabinde de aynı cümleyi yüksek sesle kendi kendime tekrar söylesem ve sonrasında da gülerek "Çok iyi yaaa" desem... Hayır dostum hayır, korkma. Bunu sadece aynı anda hem gerizekalı hem de yavşak olanlar yapar.)
Haliyle bu çetin mücadele içerisinde kaçamaklara, molalara (Mola-Molla benzerliği üzerinden kelime oyunlu şaka yapanın da Allah bin türlü belasını versin(Çok net)) ve hatta sığınacak limanlara (Bu son 2 kelimeyi bilerek kullandım kendimi bir Soner Arıca şarkısı söylüyor gibi hissetmek için) ihtiyaç duyuyor insan. Çok afbuyur kapitalizmin bize "Aynı çölden geçmişiz biz, aynı kutup ayısı ile seks yapmışız biz" türküsünü söylettiği şu günlerde ben de böyle bir mola aldım, sığınacak bir liman olarak hanımımla birlikte bir tatil kaçamağı yaptım yaklaşık 133 gün önce. (Tatile çıkalı aylar oluyor, 15 günler oluyor ama ben yine de gözlemlerimi paylaşmak istiyorum adeta bok varmışçasına. Aslında bu biraz da Magazin programlarının "Şimdi de sizi cıvıl cıvıl Ege sahillerine götürüyoruz" dedikten sonra bikinili kızların görüntülerini yayınlamasına benziyor. Ben de birazdan seni geçtiğimiz aylarda cıvıl cıvıl olan sahillere götürücem.(Yeri gelmişken magazincilere de şu soruyu soralım: Be götelekler, nereye götürüyorsun? Ben hala televizyon başındayım.))
*
Gittiğimiz yer cennet vatanımızın serhat şehirlerinden Marmaris’ti. ((Su serhatı) TDK ----- Serhat: is. Sınır “Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.” – Mehmet Akif Ersoy [İstiklal Marşı])
Günün 28. Ve 29. Işıklarında Marmaris’e ulaşmış ve dahası bizi kalacağımız otele götüreceğine inandığımız minibüste yerimizi almıştık. Ben kulağımda mepeüç çalarımdan, Aydın Karamalkoçlar ya da halk arasında bilinen ismi ile "Kuşum Aydın"’ın internette seks kasedi olarak lanse edilen videosunun yalnızca seslerinin yer aldığı mepeüçü dinliyor, ilk gördüğüm bakkalın gazete standında yer alan Sabah gazetesinin arasından sinsice, adeta bir puşt misali çekip çaldığım “Emine S. Beder’den Ramazan’a özel tatlı tarifleri” adlı ücretsiz eki soluk soluğa okuyordum. Eğer bir gerizekalı olsaydım... Bakın burası çok önemli: Eğer bir gerizekalı olsaydım, “Bu Ramazan denen adam Emine’yi oldukça etkilemiş olmalı... Emine O’na özel tatlı tarifleri hazırlamış” gibi cümleler geçirirdim aklımın derinliklerinden ve belki de sanki bir kızım varmış ve onu dövmemişim gibi dizimi tokatlardım gülerken ama dediğim gibi: Ben gerizekalı değildim.(Hatırlarsan yavşak da değildim. Yavşak ve gerizekalı değilim. Peki ben neyim? Bunu yazının ilerleyen kısımlarında öğreneceğiz. Sanma ki kendime toz kondurmayan biriyim. Bilakis doğruları savunmak adına kendime mal, spastik, anten gibi sıfatları kullandığım bir çok an oldu geçmişte. Gelecekte de olacak.)
*
Ramazan-ı Şerif ayında olduğumuzdan dolayı Marmaris’te yerli turistin azınlıkta olduğunu tahmin ediyorduk. Minibüste de bir İngiliz, bir Fransız, bir Alman ve bir de biz vardık. Her an başımızdan komik bir olay geçebilirdi. Paniğe kapıldım ve bir anlığına da olsa tereddüt yaşadım. Nüfüs(bu kelime bu haliyle daha sevimli) kağıdımı çıkarttım ve adımın Temel olup olmadığını kontrol ettim. Yetmedi. Hanımımın nüfus kağıdına baktım ve adının Fadime olmadığından bir kez daha emin oldum ve içime bir nebze su Serpil Çakmaklı.(Allah’ın kahrettiği anlara hoşgeldin)
*
Dediğim gibi yerli turist pek yoktu mamafih yabancı turistler ucuz tatil bulunca süreyi uzattıkları için yerli turistlerin yerini alacak kadar bizden olmuşlardı. Bizim çocuklarımızdı onlar, bizim evlatlarımızdı. Mehmet Aurelio gibi bişeylerdi. Minibüsteki İngilizin pencerenin dışında olan kolunun el kısmının ucunda yer alan sigarasının dumanı etrafa usulca salınırken, diğer elindeki Saray adlı bisküvi markasının Çikilop isimli ürünü bu bizden olma durumunu kanıtlar nitelikteydi.(TDK ------- Çikilop: sft. Jölemsi bir titrekliğe sahip olma durumu ‘’İçeri giren Necip Efendi’nin göbeği çikiloptan halliceydi” – Orhan Pamuk [Cevdet Bey Ve Oğulları]) Bu manzara karşısında Tanrılar çıldırmış olmalı diye düşünmek üzereydim ki bir anda gözüm Çikilop’unu yiyip bitiren İngiliz’in çantasından çıkardığı ve şimdilik adını vermek istemediğim mısır cipsine takıldı. Üzerinde nal kadar “Trans Yağ İçermez” yazıyordu. "Bu da nesiydi Allah aşkına?" ve hatta akabinde her ortamda tezahürat yapan adam gazı ile "Mençıstır'ın piçleri dönsün şaşkına!" diyeceğim yerde ben piç gibi şaşkına dönmüştüm.
Hadi adını vermek istemiyorum dedim ama tutamıyorum zamanı o cips şimdilerin Tombi’si. Hani şu bizim veletken yediğimiz. Yılların tombisi şimdi diyor ki Trans Yağ içermem. Bre totoş sen de trans yağ içermezsen, kim içerecek? Pringles dese ki Trans yağ içermem anlarım kutusu 5 lira, belki de 10 lira olmuştur ne bileyim ben fakir adamım bilmem Pringles kaç para ama sen Tombisin. Biz birbirimizi yıllardır biliriz. Doymamış yağ da içersen, hatta domuz yağı da içersen seni alıp çatır çutur yiyecek, ağzının 3 gün üst üste giyilmiş çorap gibi kokmasını kabul edecek, hatta ve hatta yağlı eliyle kafasını kaşıyıp bitlenecek kadar gözü kara olan bir dünya Tombi fanatiği varken bu şovlar kime bre deyyus eks maşina?
*
Bu trans yağ mevzusu yeterince canımı sıkmamış gibi bir de mepeüç çalarımın şarjı bitti ve minibüste çalan şarkıya kulak misafiri oldum. Şarkıyı en baştan yakalasam "Açmayın Nineler!" diye bağırarak vatandaşlık görevimi de yerine getirmesini bilirdim ama artık çok geçti. Söyleyen Süperstar Ajda Pekkan'dı ve diyordu ki : “Senin yerinde olsam, ufak ufak uzarım durmam, pılımı pırtımı toplar, basar giderim”
Ben diyeyim 65 sen de 66 yaşından gün alan birisi için oldukça cesur bir açıklamaydı bu. Yaş 70’ti ama atar bitmemişti. Durumun ciddiyetini halen kavrayamayanlar için daha net konuşayım: Ben bu satırları yazdığım sırada eceli ile, uykusunda FELAN ölmüş olabilecek birinden bahsediyoruz. Dünya gözüyle görüp görebileceği son manitaya böylesine bir atar yaparak benim gözümde “Risk nedir?” sorusuna karşılık boş kağıda Risk budur yazan ve sonra 100 alan o hayal mahsulü itoğlu it çocuktan bile daha cesurca bir harekete imza attı Pekkan kızı. Evet, rasyonel değil, ben de biliyorum. Yani adama dediği o “Senin yerinde olsam” falan hikayesi gülünç. Sen düşün ki 66 yaşındasın. Yerinde olacağın adam da yekten 71 yaşında olsa... Pıl pırt dediğin kefen mi tabut mu be Pekkan'ım?
Hayır, kırıcı konuşmak istemiyorum ama beni buna mecbur bırakıyorlar.
*
Marmaris tatilini anlatmaya devam ederim, onu bana unutturma ama başka bir şey var sana söylemek istediğim. Kendi kendine sorular soran biri olarak kendime cevap veremediğim 3 soru kalmıştı. Ancak şimdi 2 soru var. Ve bu mutluluğumu paylaşmak istedim ki benim gibi dara düşenler olduysa bu konuda onlar da mutlu olsun. Soru şuydu: “Cennete mi gideceğim cehenneme mi?” (Hala cevap aradığım diğer 2 soru: 1) İnsan çocuğunun adını neden Satılmış koyar? 2) İnsan kakasını yaptıktan sonra neden gülümser?(Tek gülümseyen ben miyim? Hiç sanmıyorum))
Büyük konuşmak da istemiyorum ama bir terslik olmazsa cennete giderim gibi gelmeye başladı bana çünkü olur olmaz herkeste dövme var. Böyle giderse de tüm abdestler geçersiz olduğundan cennet boş kalacağı için sırf dövmesizim diye cennete gitme ihtimalim olduğunu düşünüyorum. Evli ve 2 çocuk babası öğretmen Hilmi Bey sol koluna Kemal Atatürk imzası dövmesi yaptırıyor, Mimar Sinan Güzel Sanatlardaki Damla isimli genç kız koluna yıldız dövmesi yaptırıyor, manken İlayda Sinebeş ise sırtına latince “Sonsuz Olmak İçin Yaşa” anlamına gelen “Lavionne Freskento Pan Dulcinea” yazdırıyor, özel bir şirkette satış temsilcisi olarak çalışan Murat ise ensesine tribal desenli dövme yaptırıyor. Zaten gavurların alayı dövmeli... Neticede herkes dövme yaptırıyor ya da hali hazırda dövme sahibi. Ben ise yaptırmadığım gibi yaptırmaya niyetim de yok ve Vahşi Suudi Arabistan’da ne derler bilirsin: “Önemli olan niyet”.
(-Büyük Rusça Sözlük---- Niyet: Na – ‘’Doj dereveja niyet!” Fyodor Mihailovich Dostoyevksy [Svanet & Puhizev])
*
En son tatil diyordum oradan devam edeyim. Kaldığımız otelde gavur bolluğu yaşandığından kelli odadaki televizyondaki kanalların yarısı yabancı kanaldı. Bir gün oturdum Tv’ye bakıyorum. Bir kanalda Mehmet Öz’ü gördüm. Mehmet Öz “Yağ oranınızı arttıracak gıdalardan kaçının” diyor... Amerikalılar triplerde, Amerikalılar üzgün. Mehmet Öz “Her gün bir avuç fındık ceviz yemek şart” diyor... Amerikalılar “O ne la?” der gibi bakıyorlar. Neticede Mehmet Öz, hayat kurtaran tavsiyeler veren adam olarak Amerikalıların ilah doktoru oluyor. Hiç Amerika’ya gitmemiş olmasına karşın, kahvede batak oynarken “Amerikalılar aptal millet Yıldıray Abi” diyen ve okeye dönen Cezmi'ye hak vermemek elde değil. Yağ yemeyin, fındık yiyin FELAN bunları ben de biliyorum gel gelelim adam Türkiye'de herkesin bildiği fakat uygulamadığı şeylerle New York'un Soho mahallesinde muhtar olabilecek fiyakayı yakalamış durumda.

Diğer kanalı açtım. Prof. Dr. Ahmet Maranki çıktı karşıma. Maranki "yarasa kanadını düdüklü tencerede pişirip suyunu için, kolon kanserine birebir" gibi formüller veren bir arkadaşımız. Stüdyodakiler ise sakin. Adaletin batsın dünya kere diyebildim sadece. Her şey mi imajla ilgili arkadaş bu hayatta? Ahmet Maranki nasıl sessiz kalıyor bu çifte standart durum karşısında ve nasıl oluyor da "witch doctor" kariyerine son vermiyor akıl almaz bir durum bu.
*
Kariyer demişken bir diğer konu da benim kariyerim tabi. Sürekli yeni atılımlar, yeni girişimcilik örnekleri sergilediğim kariyerimde yeni hedefim Antikacı olmak. Az iş, çok para... Tam istediğim gibi. "Efendim bu sehpa 1800'lü yıllarda üretildi. Abdülhak Şinas Efendi'nin sehpanın üzerine ısırdığı böreği koyduğu bilinir." gibi bir açıklama yaparak o sehpadan 4 bin lira kazanmayı kim istemez? Şahsen ben isterim. Bu yüzden de antikacı olabilir miyim diye düşünmeye başladım fakat tek bir noktada tıkanıyorum dostlar. Antikacılar malları nereden buluyor? Semtlerindeki yaşlı insanların birebir kaydı mı var bunlarda? Sürekli evlerine ziyaret edip ölümlerini mi kolluyorlar? Antika simsarları sayesinde yakınlarda ölen yaşlıların tiyolarını alıp eve koşup talan mı ediyorlar ucuza kapatarak. Şu yeni mal bulma işini çözdüğüm anda ben de antikacıyım.
*
Şekilcilik, imaj ile ilgili bir şeylerden bahsetmişken aslında bahsetmek istediğim bir de şöyle bir olay var başımdan geçen:
Öğlen aralarında sıklıkla gittiğim bir esnaf lokantası var. Lezzetli ve ucuz yemeği kötü servisle buluşturan cinsten, en sevdiğimden. İlk günler her şey güzeldi fakat ilerleyen günlerde buraya gelen bir tayfa ile karşılaştım ki akıllara çılgınlık verecek cinsten. Büyük yazayım da durumun vahametini daha iyi kavra:
ESNAF LOKANTASINDA FRANSIZCA KONUŞAN GENÇLER.
Düşün ki yan masada oturanlardan biri "Je Suis Nohut, " diyor. Öbürü de ona "Je Ne Veux Pas Travailler" diyerek cevap veriyor. Bu esnada da biri çalakaşık Nohut yerken diğeri salatanın suyuna ekmek banıyor. Haliyle esnaf lokantasının sahibi de olaylardan etkilenmiş. Bir kaç gün sonrasında gittiğimde ve "Abi neyin var ne yiyelim bugün?" dediğimde bana mantarlı spagettiyi göstererek "Fettuçinim var çok güzel" dedi. "Abi ben o zaman kadınbudu köfte, az da makarna alayım" dedim. Ne diye servis etse beğenirsin? "Buyrun efendim bu kadınbudu köfteniz, bu da az Fetuçini". Ulan Fetuçini'nin azı mı olur? Sen hiç hayatında "Az profitrol" ya da "Az kaz ciğeri" diye bişey duydun mu? Fetuçini Fetuçinidir. Hadi özendin tamam bari az verme, de ki "Fetuçiniyi az vermiyoruz tam verebiliyoruz siz de amma cahilmişsiniz be". Dönüş yolunda şu kestirmeyi kullanalım dedim iş arkadaşlarıma ve dar bir sokağa girdik. Karşılaştığım sokak adı tabelası ile birlikte kafamda tüm parçalar yerine oturdu.
"Küçük Çocuk Çıkmazı"... Burası David Lynch'in Mulholland Çıkmazı'nı yazarken ilham aldığı yerdi. Cizıs Faking Krayst! Diye bağırdım ama bir arkadaşım sakin olmam gerektiğini bu kavram karmaşasının sebebinin yakınımızda bulunan bir üniversitenin Fransızca eğitim veren bölümü olduğunu söyledi. Ben hala söylediklerine tam olarak inanmıyorum ama dravdan inanmış gibi yaptım.
*
Aylar oldu denebilecek bir mevzu ama bu Norveç'teki saldırgan ile ilgili bir detay var ki aklımdan çıkmıyor. Norveç'li oğlan saldırıyı yaptıktan sonra doğal olarak dünyanın ilgisini çekti ve adamla ilgili bilgi araştırmasına girdiler. Tabi başvurulan kaynaklardan biri de Feysbuktu. 2.Terör atağı da burada başladı zaten. Ne zaman televizyonu açsam bu mal herifin Zümrüt Foto'nun Oslo şubesinde çekilmiş 2 resmini görüyordum. İçim daraldı bu durumdan. Oysa ki aynı saldırıyı Türkiye'den biri Norveç'te yapmış olsaydı o adamın düğünde halay çekerken ki resmi, herhangi bir lükse otomobil yanındaki resmi, stadda çekilmiş bir resmi derken her ortamda türlü insanla çekilmiş envai çeşit resmini görecektik. Bu da bizim insanımızın teknoloji ile nasıl da içli dışlı olduğunun bir göstergesi olarak sevindiriyor beni.
*

Son olarak şunu söylemek istiyorum. Canlı kanlı 11-12 insan evladının oynadığı Transformers 3'de en iyi oyuncunun Optimist Prime olduğunu düşünürsek... Senin de Allah cezanı vermeli Holivud, Bevırlı Hils ve onun oralar.

*** Not:

Seferoğulları,

Van Depremi konusunda duyarlı olalım, elimizden geleni yapalım.
Başka da sözüm yoktur.

30 Haziran 2011 Perşembe

12 Dev Adam, Filenin Sultanları ve Potanın Perilerinden sonra her an adı "Coşkun Viledalar"a çıkabilecek Curling Milli Takımında oynamam beklenemezdi.

Çok değil, 517 ya da yalan olmasın 518 saat önce mahallemizin muhtarı Macit Emmi(Emmi kendisinin soyadı) ile oturup Dr. Ötker - Hazır Köstebek Pasta yerken ve bir yandan da konuşurken (Merak etme babacığım, sandığının aksine hem yiyorum hem konuşuyorum) kendisi bana ne vakit yeni bir şeyler yazacağımı sordu. "Ben istemiyor muyum yeni bir şeyler yazayım?" dedim. Aslında istemiyorum. Keşke buraya bir şeyler yazamasam.
Aslında Emmi'ye traş atarken içten içe seviniyordum. Zira olaylar tam da istediğim doğrultuda şekilleniyordu bu günlerde. Yazacak hiç bir şeyim yoktu. Yalan söylesem karnım ağrımaz, taş atsam kolum yorulmazdı... Dünyanın neresine gidersen git 2 kere 2 dörttü.
Kendisine dedim ki: "Dağ kekiğim, yazacak bir şey varsa ve sırf üşengeçliğimden sana yalan söylüyorsam evcil bal porsuğum Yuucin'in ölüsünü öpeyim."
Kolay kolay Yuucin'i bu tip meselelere dahil etmediğimi bilen Macit Emmi oracıkta konuyu kapattı.("Oracık" aynı zamanda kadının mahrem yerini tanımlayan bir kelime olarak lehçemizde eş anlamlı argo sözdü, kimilerine göre ise bir küfürdü.)
*
Ertesi sabah evden erken çıktım. Aklımdaki şey standart bir şekilde işe gitmek ve dönmekti.
Bir önceki yazıda da belirttiğim üzere artık işe gidiş yolum çok daha uzun eski zamanlara kıyasla. Kaldı ki bazı günler bu uzun yol bir Kemıl Trofi'den, bir Dakar Rallisi'nden daha çetin bir mücadeleye sahne olabiliyor toplu taşıma araçlarındaki yoğunluğa bağlı olarak.
Bu işe gitme sürecimin ilk ve en tombul halkası tabiki vazgeçilmez tutkum metrobüs. (Öyle bir tutku ki bu... İşe gitmem için Amerika bana en kral uzay mekiğini tahsis etse, elimin tersiyle iterim o mekiği)
Sabah saatlerinde Mecidiyeköy istikametinde giden metrobüs bir başka oluyor. Daha önce de kalabalıktan bahsetmiştim ama Mecidiyeköy istikameti daha da eğlenceliymiş sabahları. Artık bilmeyen kalmadı, metrobüsler ülkemizde grup seksin en özgürce yaşandığı ortamlar ve muhtemeldir, belediye büyüklerimiz bizden saklıyordur, o metrobüslerin hepsinde 2 Ferrari, 2 de Porş motoru var, aksi takdirde içerisinde o kadar insan varken hareket etmesi pek mantığa yatkın değil.
Yine böyle bir sabahta metrobüse bindim ve kapı ile aramda tam 6 santim vardı. Penis büyütücü reklamlarındaki 3 ayda 5 santim orantılarının bir benzeri metrobüste olsa, birileri 3 durakta kapıdan 5 santim uzaklaşmayı vaad eden bir formül satsa acaba alır mıydım diye düşünürken kader yüzüme güldü, Allah "Arkalara doğru ilerleyelim ya kulum" dedi ve bir anda kendimi metrobüs körüğünde buldum. Mecidiyeköy'e az kalmıştı, Okmeydanı'na yaklaşmıştık ki metrobüs ansızın durdu. Bir süre bekledim ama nanay. Metrobüs hareketsizdi.
Metrobüsteki o kesif ter kokusu, yerini gergin bir bekleyişe bıraktı.(Kokusuz)
Aradan 3-4 dakika geçmiş olmasına rağmen değişen bir şey yoktu. Sonra metrobüs şöferi kapıyı açtı. Aşağıya inenler oldu. Metrobüs gibi "İleri, ileri, baş ileri, dönmez geri, Türk'ün askeri" dizelerini hayat tarzı olarak belirlemiş bir araçta mal gibi durmayı kendime yediremedim ve bir süre sonra ben de indim... Ve yıllardır Holivud yapımı felaket filmlerinde gördüğümüz o tabloyla karşılaştım. Onlarca metrobüs arka arkaya durmuş, metrobüslerden inen türlü türlü insan yollarda sakin bir biçimde yürüyordu. İlk önce Okmeydanı'na yürüyeyim oradaki duraktan çıkar, minibüse, otobüse biner Mecidiyeköy yolunu tamamlarım dedim. Fakat o da ne?!?!? Okmeydanı otobüs durağında bekleyen güruh herhangi bir akaryakıt zammını protesto etse o zammı geri aldırabilecek güçte kalabalıktı. O esnada yanıma gelip dolmuş parası isteyen bir adama "Sapasağlam adamsın, git yürü" dedim ve yoluma devam ettim. Derken(Ne derken?) Okmeydanı'ndan bir sonraki durak Perpa'ya geldim. Perpa Mecidiyeköy'den 2 önceki durak. Her durağın arasında 111 kilometre ve 4 dakika var. Buna göre en batı ve en doğudaki durağın arasındaki zaman farkını sen daha sonra hesaplarsın. Burada asıl konu benim para vermiş olmama karşın gayet doğal bir şekilde metrobüs yolundan yüzlerce insan ile birlikte yürüyor oluşum. Binlerce insan ise metrobüslerin içerisinde bir umutla aracın hareket etmesini bekliyordu, yanımızdaki E-5'den geçen onbinlerce aracın içerisindeki yüzbinlerce insan bize gülüyor, o esnada Google Earth'ten İstanbul haritasına bakan dünyadaki milyonlarca insan haritanın orta yerindeki binlerce noktanın oluşturduğu hengameye bakıp "Kepazelik" diyor, henüz bizim keşfetmediğimiz uzak gezegenlerdeki on milyonlarca canlı ise "Tıpkı bizde de 28 bin yıl önce olduğu gibi Türkiye'de de metrobüs bozuldu" diyordu.
Perpa durağını geçtiğimide bulunduğum yere çöküp "Allah'ım kör et beni" şarkısını söylemem an meselesi olmuştu, susuzluktan öle yazmak üzereydim ki aklıma bir gece saat 03.08 sularında metorübüsün Perpa durağının 20 metre ilerisine kara günler için gömdüğüm 8 şişe küçük su geldi. Hemen yolu cebimde taşıdığım tığ ile kazdım ve 8 şişe küçük suya ulaştım. Suların markasının Akuafina oluşu beni bir nebze üzdü üzmesine ama önemli olan krizi kazanca dönüştürebilmekti. Metrobüs yolundan yürüyen insanlar bir bakıma bu yola hapsolmuştu. Ve tabi ki bazıları susamıştı. Ben de bir şişe içtim ve geri kalanları şişesi 3 liradan sattım, tanesini 50 kuruştan aldığım sulardan böylece 18 lira kar ettim.[(7x3)-(6X0,5)=18]
Küçük hesapların adamı olan biri için takdir edersin ki 18 lira iyi bir para. Haliyle neşem yerine gelmişti... Ta ki o talihsiz üst geçit ilanını görene kadar.
Büyükşehir Belediyesinin ilanında şuna benzer bir şey yazıyordu: Bilmemkaç adet spor tesisi yaptık, gelin bedave spor yapın.
İnsan ister istemez kendini tutamıyor ve soruyor: Biz parasını verdiğimiz bir hizmetin karşılığını alamadığımız ve sizin bunu bırak çok seri şekilde halletmenizi, halledemediğiniz için de Okmeydanı'ndan Mecidiyeköy'e yürüyoruz... Hala ne sporundan bahsediyorsun bre Deyyus?
*
Derken karşıma yine o çıktı. 18 metreye 22 metre boyundaki dev posteri ile Recep Tayyip Erdoğan bana varlığı da yokluğu da yetmeyen bıyığının altında gülümsüyor, hedef 2023 diyordu. İşte bu canımı sıkmıştı. Oysa ki "Haydi bi' daha bi' daha bi' daha" türküsünü söyleyen ve reklam filminde oynayan amca ve teyzelerin "Amaaan siktiret sanki herşey çok düzgün de bi' Akp dandik" havasında ellerini sallayışlarındaki samimiyeti gördüğüm andan beri A.K. Partisi'ne oy vermeye karar vermiştim ama bu metrobüs olayındaki ironi beni farklı arayışlara itti.
*
Eve geldim, bir bira açtım ve YouTube'dan diğer partilerin seçim videolarını izledim. Önceliği de tabi ki A.K. Partisi'nin pembesi olan Saadet'e verdim. Bu reklamı gösteren bir VTR'miz var onu izleyelim sonra buradayız,
Evet, VTR'mizi izledik. İzler izlemez de eminim ki sizler de benimle aynı soruya bir cevap aramaya başladınız.
Saadet Partisi reklamında Adam Sandler'ın oynaması ve makyajla Saadet Partisi seçmenine benzetilmesi neden bizim medyamızda hiç yer bulmadı?
Bir diğer konu da kamera arkası görüntülerde rastladığım Adam Sandler'ın kucağındaki bebeğin başındaki bandanada yer alan "Mücahit Erbakan" yazısının reklamda hiç gözükmüyor oluşu.
İşin magazin yanı bir yana bir de siyasi içeriği var. Fakat ya gerçekler?
Keşke inanmak yetseydi be tosuncuk...
*
Sonuç olarak baktım Saadet'le de olacak gibi değil, gene gittim ismini vermek istemediğim bir siyasi partiye verdim oyumu. Eve geldim vurdum kafayı yattım. Akşam sonuçları görmek için Tv'yi açtığımda "Başbakanın balkon konuşması birazdan" yazısını gördüm muhtelif kanallarda. Anladım ki hiç kimse, hiç kimse benim oy verdiğim parti değil.
Tabi konu başbakan olunca helecanlanıyorum. Her seferinde farklı beklentiler içerisine giriyorum ama her seferinde de hayal kırıklığı oluyor bu beklentilerin karşılığı. Ben bekliyorum ki ıssız bir yerde çıkacak, 3.kez seçimlerden zaferle ayrılışını Dünya çapında salgına dönüşmüş bir eylem ile gösterecek.

Başbakanın Balkon Plaking'i
*
Fakat o gidiyor gene bir yerlerden okuya okuya konuşma yapıyor.
Aha şuraya yazıyorum(gerçek anlamda)... Yalanım varsa beni vursunlar... Recep Tayyip Erdoğan seçimden sonra balkon konuşması yerine planking yapaydı bir sonraki seçimde reyimi tartışmasız A.K. Partisi'ne verirdim.
*
Throne'lar Duymasın Hüseyin
(Bu yazı ile uzaktan yakından alakası yok, sadece böyle bir ibişliğin yazının bir köşesinde durmasını istedim)

"Madem kafa yapıştırmalı görseller kullanıyorum... Susam sokağı karakterlerinin topluca bulunduğu bir resime Arif Susam'ın çeşitli fotoğraflarında yer alan kellesini kesip yapıştırayım altına da Arif Susam Sokağı yazarım..." demek ve bunu uygulamak çok mu zordu? Şüphesiz ki değildi ama ya kendime olan saygım? Şanslı günündesin evlat, bugün kendime saygım sonsuz. Bu arada bir saniye...

Haberler çok iyi!
Resmen kafamı bir anlığına halıya çevirdim ve yerde 5 lira buldum!
Babam düşürmüş olmalı. Şimdi gider 2 lahmacun alırım. Üzerine bi' de vanilyalı max. Bi' de HappyDent sakız çakarım üstüne... [(2x2)+(0,75)+(0,25)=5]

Ne de güzel şey yaşamak...

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Gizli Gay Haydar, Yetişkin Sarışın Adrianne ve 31 Şişman Hayvanın Hikayesi

Sir Alex Ferguson'un hem küresel ısınma hem de aşk meşk içerikli çok sevdiğim bir sözü var. Der ki üstad:
Hani bizim sevdamız? Eritirdi buzulları.
*
Bu sözü ne kadar çok sevdiğimi bilen patronum işten ayrılacağımı söylediğim anda bana bu dizeyi hatırlattı ve ekledi: Senin bu yaptığını Seher Dilovan yapmaz.
*
Pezevenk onca ismin içinden Seher Dilovan'ı seçmiş ve beni kitlemişti. Oysa ki işi bırakacağımı söylemek için odadan içeri girerken kafamda ihtimalleri tartıp, olabilecek tüm senaryoları beynimin derinliklerinde canlandırıp, yetmeyip günlerce ayna karşısında provalar yaptığım için ne kadar da rahattım. Bu "Senin yaptığını..." kalıbı üzerinde de saatlerce çalışmıştım ve ihtimalleri hesaplamıştım. Nalan Altınörs(Bold yazılmayı hakeden bir isim) ya da Nuray Hafiftaş kuvvetle muhtemel söyleyeceği isimler olarak gözüküyordu. Bir ihtimal toy oluşuma kanıp Rıza Silahlıpoda da diyebilirdi. Tüm bu ibişliklere karşı hazırlıklıydım ancak Seher Dilovan... İlk anda hatırlanması zor biriydi.
He dersen ki bu ilk andaki kitlenme kötü mü oldu? Hayır. Çünkü yazılıdan 20 aldıktan sonra "Hep çalışmadığım yerden geldi" diyen fakat asla inandırıcı bulunmayan bir orta okul öğrencisinin hislerine ortak olmuştum. (%0.00782'lik bir kesiminin dahi olsa halkın nabzını tutmak hoşuma gidiyor)
Fotoşop'un olmadığı hain yıllar ve Seher Dilovan
("Güm Güm" derken?)

Sayın Dilovan'ı net olarak hatırlayamadığım aradan geçen 11.3 saniyeyi patronum oldukça iyi değerlendirdi ve benim bu kilitlenme halinden normale döneceğim sürenin fazla uzun olmayacağını bildiğinden nefes almadan 11.3 saniye boyunca bana küfür etti.(Basketbolda 11.3 saniye çok uzun bir süre derlerdi de inanmazdım. Basketbol dışında da 11.3 saniyenin gayet de uzun bir süre olduğunu anladım sevgili Kristofır.)
Aradan kısa bir süre geçti ve bu sefer patron yerine benim üstüm olan yarı-patronlar üzerime geldi.(Mantıken patronun oyun sonu canavarı olarak en sonda çıkması lazım ama burada "Memento" vari bir kurgu vardı. ) Bana uzun uzun buradaki ortamı başka bir yerde bulamayacağımı, sıkıntılarımla en kısa zamanda ilgileneceklerini, bizim bir aile olduğumuzu FELAN anlatıyorlardı. Bense o esnada Acun Ilıcalı'nın tipinin yunuslara(Yunus hayvanı, motorpisikletli polisler değil.) benzemesinin onun bu -maddi anlamda- elde ettiği başarıdaki payında ne derecede etkili olabileceğini (ve hatta olduğunu) düşünüyordum. Her fırsatta Sörvayvırıydı, Yetenek yarışmasıydı derken bu adamı izlememin ardındaki yegane neden bir gün "KIKIKI" diyerek sudan çıkmasını umuyor oluşumdu.(Tıpkı Kutsi bir bölüm olur da elinde akustik gitarla ameliyathanede "Ex-insan sana neler ettim?" gibi bir şarkı söyler ve duygu seline kapılır umuduyla 183 bölüm "Doktorlar" izlemiş olmam gibi)
15 saniye boyunca iki resmin arasındaki çizgiye bak...
"Ben ne yapıyorum?" yazısını göreceksin.
Ve bence yazı haklı.
(Yalnız delikanlı gibi söyle lütfen, benzemiyorlar mı?)

Tabi ben alakasız şeyler düşündüğüm için birden gelen "Kalıyorsun değil mi?" sorusu akabinde bana bu soruyu soran ve benden sıfatlı olan 2 iş arkadaşıma yaklaşık 4.61 saniye boyunca boş gözlerle baktım. Onlar da benim yaşadığım bu boşluğu fark ettiler ve hemen nefes almaksızın bana küfür etmeye başladılar. Bu anı daha önce yaşamış gibi oldum. Derken kendime geldim ve "Teklifiniz için teşekkür ediyorum ama ben kutuma gitmek istiyorum" dedim. Bunu duyan iş arkadaşlarım Çılgın'a döndü ve bu olaylar esnasında bir köşede oturan Çılgın da onlara döndü. "Çılgın" kod adlı sanayi casusu yaklaşık 2 yıldır bu şirkette çalışıyor, verdiği ekmek kavgası sonucunda kazandığı 3 kuruşluk maaşı ile hayata tutunmaya çalışıyor, zor da olsa yaşama savaşını sürdürüyordu.
*
İlk bir kaç saniye istifini hiç bozmayan Çılgın daha sonra bu kakafoniye daha fazla tahammül edemedi ve oradan uzaklaştı.
Ben ise bu esnada ben iş arkadaşlarımın yüzüne tıpkı yukarıdaki gibi Puşkin Puşkin gülüyordum.
(Böyle tam bir gülmüyorsun da çok afedersin bakışlarında bir taşak geçme havası oluyor)
Zira artık onlarla ilişiğim kesilmişti. Ne zamandır istediğim bir değişiklik olduğundan dolayı güzel oldu, bünyem tazelendi. Bu hengame nedeniyle nisan ayını boş geçtim, internetle ilgili bir işe girmeme karşın internete ilgi gösteremiyordum.
Tabi böyle olunca aynı zamanda 20 senedir cemiyet hayatının önde gelen isimlerinden biri olan O.Ç(49) kısaltmalı dostum beni genellikle cebimde duran telefondan aradı ve beni işe koşar adımlarla giderken gördüğünü, yazıklar olacağını zira benim de modern hayatın çarkları arasında sıkışmış bir kent insanı misali işkolik olduğumu söyledi. Ah benim akılsız kızım dedim, ben bu yeni iş yerime ortalama 1 saat 15 dakikada gidiyorum. Üstelik bu seyahatlerim esnasında zaman zaman kısa yürüyüşler yapmam gerekiyor, zaman zamansa sabah yağlı açma yiyorum, ne bileyim kayısı nektarı içiyorum FELAN dedim. Anlayacağın ben işe koşarak gidiyorsam bil ki yaldır yaldır kakam gelmiştir dedim. Bu vesileyle beni aynı şekilde işe giderken görenlere de bu dolaylı açıklamayı borç biliyorum ve gündemden öne gelen başlıkları (Bu kalıbı hep kullanmak istemiştim) sizinde anti-interaktif(full-pasifize) şekilde katılımınızla, hep birlikte değerlendirelim istiyorum. Eski iş yerimde çalışan sanayi casusu Çılgın'dan bahsetmiştim. İlk tartışacağımız konuyu da ona ithaf edelim.
*
("Angel Of Craziness" [Yuhanna 33:2])
Yetmez Ama Çılgın.

Tarih: Geçtiğimiz günler. Yeni iş yerimde hakikaten yeni olduğum zamanlar.(Hala yeniyim ama nispeten eskiyim) Yaptığım zibidiliklerle değil işimle gündeme gelmek istediğim bir süreçteyim. Haliyle de sürekli bilgisayarımın başındayım. Gel gelelim yan odada belki de Dünya kaderini etkileyecek bir mevzudan bahsedilmek üzere. Çılgın Proje açıklanıyor. Haliyle tutamadım kendimi ve geçtim televizyanın (%2 Azeriyim) karşısına. Ben bekledim, o konuştu. Ben bekledim, o konuştu. Ben bekl... Aslında burada benim ne kadar bekleyip onun ne kadar konuştuğunu daha iyi anlatabilmek için bu cümleyi 26 kez daha yazmam gerekiyor ama bize ayrılan süreyi ekonomik kullanmamız gerektiği için bunu yapamıyorum. En nihayetinde derdini öksürdü ve Silivri ve Karandeniz kıyısı arasındaki kısmı Satisfekşın klibi eşliğinde hiltiyle delip İstanbul'u böleceklerini açıkladı. Bir süre daha bu söylediklerinin değil de başka bir projesinin olduğunu söylemesini bekledim. En başta da bu projenin sıfatı "çılgın" değil orada bir yanlış anlaşılma olmuş demesini bekledim ama nanay.
Dizlerimin üzerine çöküp ismini vermek istemediğim bir İbrahim Erkal şarkısını "Bunun için mi bekledim günlerce insafsız?" şeklinde sözlerle söyledim, kederim tsunamilerden bile yalçındı. Kısa bir durum değerlendirmesi yapmak gerekirse ilk akla gelen sorular:
- Bir ülkenin başbakanı tarafından açıklanacak bir proje için "çılgın" ne biçim bir sıfat?
- Tam o kanalın geçeceği hat üzerinde duran yazlık evimi satmalı mıyım?
- Tekirdağ il merkezindeki binek otomobili ile yola çıkıp Anadolu yakasında bir yere gitmek isteyenlere 2 kez köprü parası mı girecek? OGS ya da KGS sistemleri Kanal İstanbul üzerindeki köprüden geçtiğinizi algılayıp boğaz köprülerinden birinden geçtiğinizde bunu "Aktarma" sayacak ve yarı ücret mi alacak?
- "Hedef 2023" sloganını duyunca uzaya adam gönderme gibi şeyler bekleyen tek kişi ben miyim? Eğer değilsem de benimle aynı düşünceyi paylaşanlar arasında uzaya gönderilecek bu adamın imam hatip mezunu olacağını düşünen tek kişi ben miyim?
Şüphesiz ki bu sorular içinde benim için en kritiği ilk soru. Yani neden bu proje tanıtılırken "çılgın" kelimesinin seçildiği.
Düşün ki biz bir ülkeyiz. Başbakanımız var. Ve bir proje açıklıyor. Projenin sıfatı ne? "ÇILGIN"
Bekledim "Sofistike" desin, "Elegant" desin, hatta "İnovatif"* desin, biraz özenti olsun...Ama o gitti "Çılgın" dedi ve o anda ülke olarak bizi bitirdiğinin farkında değildi. Alemlerde adımızı kıroya çıkartmak için özel bir çaba içinde sanki. Daha kanalı delmeden, toprağı çıkartmadan beni diri diri kara topraklara koydu zalim.
*
Bir diğer mühim konu da ÖSYM'nin "Her Gün 1 Yeni Skandal" adlı bir Feysbuk grubu kurmuş ve buna içerik sağlamak için türlü aksiyona giriyormuş gibi hareket etmesi.
Yıllar önce bu blogdaki bir yazıda açtığı okulun kapısına "Geometri bilmeyen giremez" yazan Platon'a "Götoş" hariç olmak üzere demediğimi bırakmamıştım. Şimdi aynı şeyi ülkemizde görüyorum. "Badem bıyığı olmayan giremez" yazısını aleni olarak asmasalar da dolaylı olarak karşımıza çıkarmaya çalışır gibi bir halleri var. Aynı şeyi ben yapsam? ÖSYM başkanı olsam ve sınavın bazı yerlerine sadece Rakı(benim için çok özel o yüzden büyük harf) sevenlerin bilebileceği sorular sorsaydım hoş olur muydu? Al hatta örnek de vereyim:
Geometri - Soru 32)
"Yağmur vururken cama, dalarken gece ..." cümlesindeki noktalı boşluğa aşağıdakilerden hangisi gelmelidir?
a) Alfa
b) Beta
c) Gama
d) Teta
e) Hiçbiri
Zeki Müren sevenler -ki bu kişilerin büyük bir kısmı Rakı dostudur, bira severdir- bu cümlenin "Hiç bir şeyde gözüm yok" adlı şarkıya ait olduğunu ve cevabın c) Gama olduğunu görür görmez anladılar. Peki ya musiki deyince aklında "Sordum sarı çiçeğe"den başka bir şey belirmeyenler? Taş olup kalacak bu soru karşısında. Sıç.
O yüzden lütfen bu durumlardan sorumlu kişiler empaaaati(A harfi baya uzun) yaparak bu gibi işlerden vazgeçsin. Ayıp oluyor.
*
Hep eleştiren, hep yargılayan adam olmamak için özel bir çaba sarf ediyorum ama olmuyor pehlivan. Bir öğlen arası, yemeğe çıktım ve hiç bir art niyetim olmadan Prens Vilyım'ın düğününü izleyeyim dedim. Prens Vilyım sevdiğimiz bir kardeşimiz. Etliye, sütlüye karışmayan, güler yüzlü, kendi halinde bir adam. Gelini de ilk kez gördüm düğünde fakat belli ki helal süt emmiş, temiz bir aile kızı. Bir yandan "İngiltere'de olsam konvoy yolu keser iyi zarf toplardım" gibi düşüncelerin esiri olmuş bir şekilde televizyona bakarken bir yandan da ayıptır söylemesi önümdeki fırın makarnaya çatal atıyordum. Derken Prens Vilyım evlilik yeminine başladı:
"Zenginlikte, fakirlikte"
İlk baş şaka yapıyor sandım("Çılgın Proje"nin açıklanması ardındaki hislerime benzer anlardı) ama devam etti:
"Hastalık, sağlıkta"
Gözlerim şaşkınlıktan felsefe taşı gibi açılmıştı:
"Ölüm bizi ayırıncaya dek"
Yeter artık bitsin bu kara komedi dedim ve sinirle masadan kalktım. Mekan sahibi yanıma gelip makarnayı beğenmediğimi sandı ve bir problem olup olmadığını sordu. Yemeğin çok güzel olduğunu ancak "adam gibi adam" dediğimiz kişilerin bile gözümüzün içine baka baka yalan söylemesine dayanamadığımı söyledim.
Prens Vilyım bilmem kaç milyar adamın izlediği düğünde kaçak güreşmişti. Sen ki Prens Vilyım'sın. İngiltere Prensi. Bir eli havyarda bir eli kaz ciğerinde hala yaptığı şova bak: "Zenginlikte, fakirlikte". Sen şuna desene "Zenginlikte ve daha zenginlikte, hatta ve hatta hayvan gibi zenginlikte" diye. Desene "Hastalıkta demiyorum çünkü katrilyonlarımız varken böyle bir kavram bizim için gerçek değil o yüzden sadece sağlıkta". Desene "Ölüm bizi ayırana kadar diyorum ama bizde bu gamsız hayat varken 150 yaşına kadar yaşarız rahat ol".
Bir daha da ne düğünle ilgili konuşmalara dahil oldum, ne de genç çifte mutluluklar diledim. Çünkü benim için Prens Vilyım bitmiştir. Hatta İngiltere Kraliyet ailesini tamamen çıkartıyorum hayatımdan. Buna da şimdi karar verdim. Bu da böyle bilinsin.
*
Yeter, gene çok konuştuk. Gene bir fırsat bulduğumuzda görüşürüz.
Kapanışı bir Peru Türküsü ile yapıyorum:
"Beni alsalar, ipe koysalar, dayanamam yine, kadere Salsalar..."
(Bu resimle birlikte uzun süredir aramın iyi olmadığı zencilere zeytin dalı uzatmayı hedefledim (Umarım onlar da bana dal uzatmaz(Bizi biz yapan değerlerden biri de müstehcen şakalarımız değil mi?)))

29 Mart 2011 Salı

Hay o "Feys" diyen dilleriniz dert görmesin emi.(Niyet ettim, niyet eyledim son anda çelişkili hale gelen beyanatlar vermeye)

Her fırsatta zengin olmak için türlü takla attığımı burada dile getirdim. Envai çeşit yolu denediysem de başarıyı yakalayamadığım için artık son kozumu oynamam gerekiyordu: Ancelina Coli'ye kendimi evlat edindirtmek.
Hemen Sayın Coli'ye isteğimi belirten bir e-mail attım. Elektronik mektubumda öncelikle kendisinin Brad Pitt'in eşi olduğunu ve bu nedenle çok meşgul olduğunu ve hatta ben bu satırları yazdığım sırada muhtemelen seks yapıyor olduğunu tahmin ettiğimi belirttim ve fazla zamanını almayacağımın nazik bir şekilde ama bir o kadar da dev puntolarla yazdıktan sonra mesajımı Bayan Coli'ye yolladım.(Gelişmekte olan ülkelerde bu hitap şekli bir çeşit hakaret sayıldığı için bir sonraki seferde "bayan" dememeye karar verdim.) Daha sonrasında da Saygıdeğer Coli'nin dünyanın çeşitli bölgelerinden evlat edindiği çocuklardan oluşan bir ordu yaratıp sonrasında bu ordu ile dünyayı ele geçirmeye çalıştığını fark ettiğimi anlattım. (Muhtemelen benim de dünya üzerindeki diğer 932482903489203 saf insan gibi onun bu madrabazca hazırlanmış planınından haberi olmayan biri olduğumu düşünüyordu ama bu gerçeği keşfetmiş olduğumu görünce tüm hesapları alt üst olmuş olmalı. Olmalı diyorum. Olmuştur demiyorum. Ben onun yerinde olsam şaşırırdım çünkü... Empati FELAN)
Tek isteğimin bana her ay 2500 $(+KDV) göndermesi olduğunu, bu parayı sağlaması durumunda ilk para transferi elime ulaşır ulaşmaz kendime güdümlü bir bumerang, bir adet ahşap gürz ve ve bir miktar konvansiyonel mınçıka gibi bazı modern savaş silahlarını - ki bu silahlar henüz kimsede yok- geliştireceğimi ve silahların kullanımında ustalaşacağımı okunaksız bir şekilde mail'imde yazdım.(Yazı Tipi: Courier, italik ve kalın, Ebat: 6)
Aradan 37 dakika geçmişti ki Coli Kadının(Bayan yok! Sensin bayan!) yanıtı elektronik posta kutuma geldi. Önerimi son derece olumlu karşıladığını, ayda 2500 $'ın kendisinin başının gözünün sadakası olacağını ancak buna karşın her isteyene ayda 2500 $ verdiği duyulursa kapısında binlerce insanın yatacağını, kapı önünde kalabalık istemediğini, herkesin kapısının önünü süpürse Los Encılıs'ın daha temiz bir yer olacağını ve bu kişi X 2500 $ hesaplaması sonucunda ocağının sönebileceğini, en nihayetinde de bir takım şartları olduğunu, bunlara uymadığım takdirde bu işin yatacağını tüm açık yürekliliği, samimiyeti ve dobralığı ile (Çok insan bilmez, alemlerde Kadırgalı Tifani olarak tanınır kendisi) belirtmişti. (Belki inanmayacaksın bu yazdıkları arasında hiç nokta yoktu. Ben de birebir çeviriyorum. Kimseye yalan borcum yok.)
İlk olarak ismimi, içinde hem X hem de Q geçen bir isim olarak değiştirmeliydim çünkü onlar ünlü ve zengin insanlardı ve kuntik isimli çocuklara sahip olmalıydılar. Hatta sağ olsunlar eğer ben bulamazsam diye bir öneride de bulunmuşlardı: Hindu inanışına göre bahar dallarındaki güneş ışıklarını toprağa savuran 2 başlı meleğin sol kanadı anlamına gelen "Qaxopa".(Bir diğer şartları da ismin mutlaka bir anlamı olması.)
Resim 1.0 "Herşeyin küçüğü güzel" teorisini derinden sarsan kavram: Apaçilik

Açıkçası bu zor bir karardı. Evet isim havalıydı havalı olmasına emme... (Emme deyişimden de anlaşılacağı üzere) Ben bu ismi kaldırabilecek kadar havalı değildim. Ne diyordu şair( aynı zamanda manken/sunucu/oyuncu)?
"Birlikte olduğum erkek girdiğim ortamlarda benitaşıyabilmeli."
Halkımız bu cümleyi okuyunca şairin her girdiği ortamda 2 büyük rakı içtiğini, hafızayı resetlediğini, ayakta duramadığını, böyle nasıl desem... Aşağılık birine dönüştüğünü sanabilir fakat alakası yok. Şair diyor ki bi' ağırlığı olsun, öküzün, hayvanazorun, baltazarın önde geleni olmasın benim sevdiceğim. Şimdi de diyeceksin ki "Hiç kadın şair olmadığına göre bu şair gay."
Ne önemi var? Konumuz bu değil.
Aynen şairin dediği gibi benim de bu ismi taşımam mümkün değildi. Yoksa mümkün müydü?(İçinden "Mümkünlü" içerikli espri yapanlar için tanrıdan dileğim: ANSIZIN ALEV ALARAK FECİ ŞEKİLDE CAN VERİN) Ben zihnimdeki bu tartışmayı henüz sonlandırmamıştım ki Coli Hatun'un ikinci isteği beni daha da zora soktu:
Belirtilen şu ülkelerden birinin pasaportuna sahip olmanız gerekmektedir: Vietnam, Sierra Leone, Laos, Tacikistan, Fiji, Barbados, Gabon.
Kadın gerçekten oyunu kuralına göre oynuyordu. Bu saydığı ülkelerin hiç birinin pasaportu bende yoktu. Evet, bir dönem 3 kafadar(arkadaş dersen aynı havayı yaratmıyor) bir girişimcilik örneği olarak İstanbul'da Fahri Gabon Konsolosluğu açmış ve Gabon'a gidecek insanlara vize hizmeti vererek zengin olmayı düşünmüştük ancak 3. ayın sonunda ofisimize uğrayan sadece 4 kişi olduğu için sabit giderler(Az elektrik yakan ampül kullanmamak büyük bir hataydı) yüzünden batmıştık. Bahsi geçen 4 kişinin adres sormak için uğramış olması da önemli bir etkendi ama elimizden geleni yapmıştık. Son çare olarak konsolosluğumuzun camına "BİTİRİYORUZ", "TASFİYE NEDENİYLE ZARARINA GABON VİZESİ","%90'A VARAN İNDİRİMLERLE GABON VİZESİ" gibi şeyler de yazdık ama yemedi. Ne bereketsiz memleketse bu çırpınışlar da sonuçsuz kaldı, kapadık dükkanı.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi Coli bacının üçüncü ve belki de kapitülasyonlardan bile daha tehlikeli bir hale gelebilecek şartıyla yüzleştim: Kıyafetlerine ve dış görünüşüne tamamen biz karışırız, yanımızda öyle mal gibi gezemezsin. Bir gün çerçevelerinde cam yerine macar salam olan bir gözlük takmamı, bir başka gün ise saçımı kenarlarda kıvırcık saçı olan ama tepesi dökülmüş yaşlı erkek saçı gibi kestirmemi isteyebileceklerini, her an bu gibi durumlara karşı tetikte olmam gerektiğini belirtmişlerdi ve paragraf şu cümleyle bitiyordu:
Çünkü girdiğimiz ortamlarda çocuğumuz bizi taşıyabilmeli.
İşte bu bardağı taşıran son damla oldu. Para için bu kadar da küçülemezdim. Hemen elektronik postanın bir çıktısını alıp yırtıp attım ve 129 desibel gücüyle "Tanrılar çıldırmış olmalı" diye çığlık attım. Fakat hala sinirim geçmemişti. Köfte Dudak Coli'ye bir mail daha attım ve neden doğurmak yerine evlat edinmeyi seçtiğini sordum. O sırada bilgisayar başında olsa gerek 4,5 dakika sonra cevap geldi.
Bakınız, tek bir kelimesine bile dokanmadan Coli Avratın yazdığı cevabı aynen Türkçe olarak yayınlıyorum:

Sayın Selahattin Kokakola*,

Ben neden çocuk doğurmak yerine evlat ediniyorum? Bunu sormuşsunuz. Açıklıyayım. Çocuk nerede yaşıyor? Anne karnında. Peki nasıl besleniyor? Anne karnından kendisine gelen bir kordon vasıtasıyla. Peki şimdi size soruyorum: Ben farz-ı misal yarım ekmek ciğer yedim bi' de ayran içtim. O ciğer ekmek ağzımda bulamaç haline geldi. Ayran o bulamacı ıslattı... Allah günah yazmasın nimete de böyle denmez ama başka tarifi yok... O yediklerim pislik, iğrenç, hani ilkokul çocukları "BÖAK!" der ya, işte öyle bir şey oldu. Sonra ne olacak? Kordondan o bebeğe ciğer-ekmek-ayranlı bulamaç gidecek. Fetüsün seçme şansı da yok. "Allah ne verdiyse" diyecek ve kordondan alacak o besinleri. Bence bu bebeklere, yani insanoğluna yapılan bir saygısızlık. Doktoruma bu konuda danıştım ve sordum: Bütün olarak elma yesem ya da arada Mekdanıldsdan çocuk menü alsam ve hiç çiğnemeden yutsam bu bir çözüm olur mu? Fakat doktorum üzülerek "Ancelina hanım çocukla sizin aranızdaki incecik bir kordon, pimaş boru değil. O darlıkta bir yerden ancak ve ancak iyice çiğnenmiş gıdalar geçer. Onda da hassas olun, lokum FELAN yemeyin yapışır mapışır al başına iş" dedi. Ben insana saygı duyuyorum. Yapamam çocuk. Hem yapılmışları var.

*Camiadan insanlarla yaptığım görüşmelerde daima takma isimler kullanırım.

Daha önce hiç bu kadar sürreal ama bir o kadar da gerçekçi bir açıklamaya şahit olmadım. Bu isteklerden en çok aklıma yatan ve benimsediğim öneri isimle ilgili olandı ama diğer konulardaki pürüzler nedeniyle son zengin olma çabam da başarısızlıkla sonuçlandı. İsimle ilgili olanı garipsemedim zira ben de Ancelina Coli'yle aynı fikirdeyim bu konuda. Hakeza, bugün bir Gywnebişeybişey Paltrow(Ki daha buradan belli çocuğun isminin sıradan olmayacağı) ve Chris Martin çocukları olduğunda ismini ne koyuyor?
Apple. Yani elma.
Ya ne olacaktı ? Stefani mi ?
Yıllardır cemiyet hayatını takip ediyorum. Her hafta Alem dergisi alırım. Bir kez de "İstanbul Jet Sosyetesinin önde gelen isimlerinden Kader ve Vakkas Yılmaz..." gibi bir haber okumadım. Böyle bir şeyi ne cemiyet ne de cemiyet dışındakiler kabul edebilir. Tek tük böyle hatalar yapıldıysa ya da sonradan zengin olma durumları olunca da tıpkı estetik operasyon gibi bu insanlar tabi ki isimlerini değiştiriyorlar. Bu çok bariz. He arada çıkıyor bazı densizler hem zengin oluyor hem de çocuğunun adını Numan koyuyor, Meryem koyuyor ama onlar da 18'i doldurduğu gibi koşuyor mahkemeye hemen oluyor bir Berke, hemen oluyor bir İlayda. Kaldı ki bu bile doğru değil, "hali vakti yerinde" ailelerin evlatları Berke ya da İlayda olabilir ama kelimenin tam anlamıyla hayvan gibi zengin olan ailelerin evlatlarına Besberke, İpilayda... Ne bileyim işte Kıskıvaç ya da Mesmelissa gibi pekiştirmelerle isim vermeli. Umuyorum bu şekilde düşünen tek kişinin ben olmadığıma ilerleyen yıllarda şahit olurum.
*
Ancelina Coli'ye mektup yazmama sebeb olan asıl olay katılım formu doldurduğum Canlı Para'dan aylar geçmesine rağmen ses çıkmaması. Oysa ki başvuru formu sayfası benim için adeta bir rüya gibiydi. "Bu yarışmaya neden katılmak istiyorsunuz?" gibi iş görüşmesi soruları vardı ve ben bu sorulara cevap verirken çizgimi korumayı tercih ettim ama her zaman olduğu gibi "olur da bu blogu okursanız" feryadıyla Canlı Para yarışmasını düzenleyenlere tekrar sesleniyorum:
O yarışmaya katılmak istiyorum çünkü şanslı sayım 1 milyon. Ayrıca özel zevklerim arasında paralarla temas halinde olmak var ve bugüne kadar böyle bir şansım pek olmadı. Ayrıca yarışmacılar kaybettiğinde çaldığınız hüzünlü-piyanolu bir müzik var. Onu internette çok aradım ama mp3'ünü bulamadım ve gelip yerinde dinlemek istiyorum. Rica ediyorum ben para kazansam da o şarkıyı çalın.
(Melodisini anımsayamayanlar için solfeji: Dın dın dın dın dın dın dın dın dın... Dı dı dı... Dın Dın Dın .. Dı Dı Dı... Dı Dı... Dı... Dı.)
Biz size resimdeki ünlülerden hangisi...
*
Gel gelelim her türlü enteresanlık zenginlere mahsus. Bu sadece isimlerle sınırlı değil. Misal geçenlerde birine adres sordum. Verdiği cevap şöyleydi: Sağdan devam et, 400-500 metre ileride tatlı bir rampa var...
Hey Ya Rabbim Ya Resullallah Ya...(Bu tepki aynı zamanda en sevdiğim İslami Hip Hap şarkılarından birinin adı, daha önce de söylemiş olabilirim, monitörünü yeni açanlar için tekrar etmiş olayım.)
Açıklamaya gel hele: Tatlı bir rampa varmış. Böyle deyince tepeden tırnağa inceledim adamı. Baktım ki senin benim gibi fasfakir biri. Dayanamadım ve "Sanırım daha önce o rampayı yaladın" dedim. Bozuldu tabi. Fakat kollarımdaki dev pazuları gördüğü için hamle de yapamadı. Büyük ihtimal hala gözyaşları içinde duvarları yumrukluyordur. Tatlı rampaymış... Yavşak.
Bak misal bir Cem Boyner'e ne bileyim bir Mustafa Koç'a adres sorsam ve onlar da bana "Hani Venedik'te St. Antoninoni kilisesine çıkarken tatlı bir rampa var aynen öyle bir yol göreceksin" dese "Haklısın abi" derim. Evet belki tepkim alakasız olur ama adam zengin. Vardır bi' bildiği.
Ben o adamın Bob Ross kafasında olmadığını da biliyorum. Zaten öyle biri olsaydı "İleride neşeli çalılar göreceksin, onların 400 metre kadar ilerisinde tatlı bir rampa var... Bugün hava ne kadar da güzel, bulutlar nasıl da gülümsüyor öyle değil mi?" derdi. O halde bana adres tarif ederken söz konusu bir rampaysa "Ayı bağırtan yokuşu" demeli insanlar. Çünkü biz birbirimizi biliriz. Hadi onu da geçtim Seda Sayan'ın da dediği gibi "O kendini biliyor". Diyelim ki bahsi geçecek rampa o kadar iddialı değil o halde "tilki inleten" desin, "manda zorlayan" desin... Yaratıcılığını kullansın. Yanlış mı düşünüyorum? Yanlışsam yanlışsın de ama bence böyle ucuz artistliklere lüzum yok.
*
Her zaman olduğu gibi son paragrafı toplumsal bir konuya ayırdım. Ergenekon davasının geldiği nokta, Libya üzerinde oynanan oyunlar, Japonya depreminin etkileri... Şüphesiz ki bunlar da çok önemli konular ama ben bunları sıradan bir Türk vatandaşı olarak sadece kahvede ya da rakı masasında tartışabiliyorum. O yüzden daha yüzeysel ama bir o kadar da gizemli bir başka konuda tüm kamuoyuyla bir görüşümü paylaşmak istiyorum. En iyisi hikayeyi baştan kısaca özetliyeyim.
Ben 15 milyon nufüslu İstanbul'da yaşıyorum. Henüz Ankara, İzmir, Bursa, Adana gibi diğer büyük kentlerimizi bu akım ele geçirdi mi bilmiyorum ama İstanbul büyük bir kumpasın odağında. Sanıyorum Joker zihniyetindeki çılgın bir tekstilci 6,5 milyon kadına bedava tayt dağıttı. Yanlış duymadın, TAYT.
Taytın en belirgin özelliği ne? Giyen insanı sarıp sarmalıyor. Heeeee! Peki tam burada duralım. Ne dedim ben? Hesaplamalarıma göre yaklaşık bir sayı verdim: 6,5 milyon kadın.
5 parmağın 5'i de bir olamazken 6,5 milyon kadından aynı olmalarını beklemek saçma olur. Yanlış anlaşılmasın ben hep aynı şeyi söylüyorum: Kadınlarımız toplumda daha aktif rollerde yer almalı. Hatta geçenlerde bir sosyal paylaşım sitesinde de paylaştım bunu.(Yeni triplerimden biri de televizyon haberlerinde yaptıkları gibi sitenin adını vermeyip sosyal paylaşım sitesi demek.(Sanki 150 tane var)) Şimdi hikaye içinde hikaye olacak ama kısaca onu da anlatayım. Eve yürürken yolumu iki kız kesti. Samimiyetimle söylüyorum ben gerek çok sevdiğim bir yarim olduğundan, gerekse yapım gereği asla hercai bir menekşe olmadım, olmam. Gel gelelim ki yıllarca böyle bir şey olmadığı halde bir anda yolumu iki kız birden kesince ilk anda oldukça şaşırdım. O sırada da kulağımda kulaklık var çok af buyur bangır bangır bağırıyor herifçioğlunun biri. Kızların ne istediğini de anlamadım tabi. Bir yandan da içimden diyorum ki "herhalde berber saçımı çok fiyakalı kesti", "herhalde kirli sakal bana yakıştı", "herhalde bu ceketim yollarıma gül döktürecek kadar klas"... Kafamdan 8000 tane olasılık geçiyor. Biraz daha dikkatlice baktım ki iki kızın da elinde bir bez parçası var. Daha da dikkatlice baktım, tabi daha da dikkatlice bakmak için beze yaklaştığım için bezle bütünleşen tinerin kokusu yaldır yaldır burnumdan girerek beynime hücum etti. Kızlar tinere sağlam asılmış. Olayı yakın bir mesafeden izleyen bir esnafın anlattığına göre 10 saniye sonra kızlardan birine "1 lira versene" demeye başlamışım. Sonrasında da birbirimize 1 lira verip olay yerinden ayrılmışız. Yani diyeceğim o ki kadınlarımız hayatın her alanında aktif olmasını tabi ki destekliyorum ama bu kadarı fazla. Mor çatı kusuruma bakmasın... Kadın kısmısı elinin hamuruyla tiner çekmesin!
Neyse ne diyorduk. Heh... Bu aktiflikten kastım iş hayatına atılmak, girişimci olmak, söz sahibi olmak gibi konulardaydı. Fakat bazı 50 yaş civarı teyzeler bu aktifliği yanlış anlamış olacak ki "Biz hala aktifiz" düşüncesiyle midir artık nedendir bilinmez çaktılar bedava dağıtılan taytı, attılar kendilerini sokaklara. Saatli bomba misali geziyorlar. O taytlar patladı patlayacak ve bırak sahalarımızı, dünya üzerinde görmek istemediğimi görüntüler çıkacak ortaya. Hakeza yaşla da bitmiyor iş. İlaç kullandığı için kilolu olan kızlarımız var, olabilir, ben de ilaç kullandığım için kilo aldım. Rakıyla birayla, fest fudla FELAN alakası yok o yüzden anlayışla karşılıyorum ama bak mesela ben tayt giymiyorum. Olmaz çünkü. Yakışık almaz. Siz de giymeyin. Üstelik belli ki o taytı giymek ayrı dert çıkarmak ayrı dert hatta belki bazılarınız çıkaramıyor ve lazerli ameliyatla kestiriyor taytı. Buna rağmen sokağa bir çıkıyorum 10 kadından 5'i çekmiş taytı, yürüyüşler bile değişmiş, herkeste bir Kara Kuğu tripleri. O kaos tutkunu pezevenk tekstilci yüzünden oldu tüm bunlar biliyorum ama bunu değiştirmek bizim elimizde. www.pantolonlukadin.com adresine girerek lütfen başlattığım bu sosyal sorunsuzluk projemi destekleyin. Şimdiden teşekkürler.

Not: Bir zamanlar aynı evde yaşayan 2 devlet memuruyken "Babanın hayrına şu çatıya çık da anteni dönder hele, Yurosportta maç var birazdan" derdik birbirimize. Sonrasında çatı tepelerinde bir çanağı çevirirken bir diğer çanağı yarma riskinden kurtulduk çünkü Yurosport (Belki Sahra çölünün ortasında televizyona saplanan bir çatalla cam gibi çeken Samanyolu TV kadar olmasa da) standart bir kanal haline geldi ama bu artık maç yayınlamayı bırakmıştı ve yayın hayatını Snukır, Körling, Kay-kay-kay-tüfenkle 5 kere ateş et-kay-kay-kay-tüfenkle 5 kere ateş et gibi değişik sporlara adadı. Biz de gel zaman git zaman bu sporların kurallarını öğrendik. Bir gün olsun Yurosport Çağrı Merkezi'ni arayıp da "Oğlum, kalp spazmına sebep olacak maçlar var Uefa kupası maçı var... Bana ne be Yeni Zellanda- Pakistan Kriket maçından Kitapsızlar!" gibi bir mesaj göndermedik. Yani kabullendik bu durumu. Şimdi de o çanak anteni oynatan adamlardan DNS ayarlarımızı değiştiren adamlara dönüştük. Sanırım bağlatıyı tam kuramayabilirim, vaziyet öyle gösteriyor, ben de fark ettim bunu ama şimdi bu kadar yazdığım şeyi silmek de istemiyorum... Ne zor şeymiş ulan mesaj kaygılı yazı yazmak. Levent Kırca gel kurtar beni...! Neyse dur son bir deneme yapayım:
DNS ayarını değiştirelim, efendime söyliyeyim Tumblr'a geçelim Wordpress'e geçelim FELAN bunlar iş değil. Blogger'ı bulan adam benim babamın oğlu değil(Keşke olaydı da böyle Canlı Para başvuru formuyla helak etmiyeydik kendimizi... Ah baba ah!), Blogger'dan komisyon da almıyorum.(Aslında bu da fena fikir değil. Yazıdan sonra Blogger'a bir mail atayım. Akmasa da damlar.) Ama ben burayı bırakmam aga! Böyle allem kullem işler çevirmekten de sıkıldım. Kendi evime giren hırsız gibi hissediyorum kendimi ve dikkat ediyorum konu kapandı gitti. DNS ayarıyla bloglara girmek sıradan bir eyleme dönüştü. Benim pek çevrem yok(Bakma Ancelina Coli'ye mektup yazdığıma, onlar hep resmi yazışmalar) ama olanlarınız vardır. Biraz hatırım varsa (Ki genellikle olmaz) bu konunun basında yer almasını sağlayın. Sürekli haberler görüyorum "yasak kalkacak" içerikli ama hala durum aynı. Diğer yandan eğer bu yasak kalkarsa diğerleri için de bir ön ayak olur belki. Gecekondu sahipleri haksız olduklarını bilseler dahi kendini dozerin önüne atarken biz kalkıp haksızlığa uğrayan tarafken blogu başka yere taşıyalım, DNS'le girelim gibi şeyleri kabullenirsek yazıklar olsun.
Demek bi' de haklı olduğumuz halde üstümüze dozer gelse...?
Düşünmek bile istemiyorum bunu.

19 Şubat 2011 Cumartesi

"Halide Edip Adıvar, Esmerin Tadı Var"*

Playstation 3 oyun konsolu için yazılımını tamamladığım "Halay Hero" adlı oyunun karşısına geçmiş, "Le Le Le Sakine" adlı, Le fazlalığı nedeniyle bir Edith Piaf, bir Serge Gainsbourg şarkısı sanılabilecek iken gel gelelim ki İzzet Yıldızhan'a ait olan -O İzzet Yıldızhan ki kılıç ustası ve Japon olmamasına rağmen gerçek ismi Hattori Hanzo olması gereken biri- türkü çalarken, üzerinde 4 farklı renkte düğme olan -yine bizzati benim geliştirdiğim bir ekipman olan- elektronik halay mendilinin üzerindeki doğru düğmeye ekranda gözüken renkte basıyor, "Halay Hero" olmak için varımı yoğumu(Yoğum ben) ortaya koyuyordum.
Konsantrasyonumun doruğundaydım ve türküye sürreal bir hava katan "Bak gidiyor makine"("Deus Ex-Machina" / Kaynak; Büyük Latince Sözlük) dizesine kadar hatasız gelmiştim ki telefonum çalmaya başladı. Arayan yaklaşık 15 yıldır hayali arkadaşım olan Yaban Porsuğu Mortimır'dan başkası değildi. Sinirlendim. Hatta öylesine sinirlendim ki sinirden nöbet geçirdim.(Ve tabi ki bir gelenek olarak her zamanki gibi ruhsatlı tüfeğime sarılıp geçirdim 1 saatlik nöbeti).
Bu ne cürretti? Yoksa cüret miydi? Tek R miydi 2 R miydi?
Hadi onu da geçtim... "Cüretti" aynı zamanda Annesi Tunuslu Babası İtalyan bir futbolcu olabilir miydi?
Bu sorularla daha fazla vakit kaybetmeden sordum: Böylesine önemli bir anda neden aradın?
Cevabı oldukça netti: Star'ı aç Star'ı.
Burnumdan soluyordum: Ne var Star'da?
Sesi heyecanlıydı: Behzat Ç. var bak izle onu.
Telefonu kapattım. Zaten ne telefonlar kapattım aslında hiç çalmadılar. Kapattım çünkü lanet olasıca aşağılık Mortimır lanet bir kez daha bana lanet olasıca cevabını bulamadığım o lanet olası aşağılık soruyu lanet olasıca bir şekilde hatırlatmıştı(Aslen dublajlıyım.): Bu adamın soyadı neden Ç. ?
Diziyi izlemedim. Belki de orada cevabı saklıdır bu sorunun fakat izlemediğim için çevremdeki insanlara akıl danıştım.(Eğer merak ettiysen söyliyeyim, o görüşmeden sonra Mortımır'la küstük.) İlk önce "Bir Ankara Polisiyesi" lafını duyunca dedim ki herhal' Behzat Ç. yüz kızartıcı suçları olan bir suçlu ve onu kovalıyolar. Tecavüzcü herhal' dedim. Sonra öğrendim ki Behzat Ç. polismiş.
Sonra içimden dedim ki "Franz Kafka'nın Jozef K. karakterine bi' saygı duruşudur, varoluş bunalımında olan bir polistir belki de bu adam" mamafih tekrar sordum soruşturdum ve "Yok kirve, bildiğin kütür kütür polisiye" cevabını aldım.
Bu sonuçların ardından en kötü ihtimalleri kafamda tarttım. Yine de net bir cevap yoktu... Çünkü Ç ile başlayan soyadlarının en "saklanası" olan Çaçan'ın bile gizlenmediği vahşi bir dünyada yaşıyorduk.
*
Behzat Ç. ile ilgili araştırma yaparken aşağıdaki resimle karşılaştım.(Sana hiç olmadı mı? Bir seferinde de Google ornitorenk resmi aradığımda Fatih Altaylı'yı çıkarmıştı karşıma. Google tesadüfleri sever.)
Benim bu görüntüyü de aklım almıyor. Amerika Birleşik Devletlerinin Başkanı olacaksın... Elimin altında Nasa ve Pentagon gibi çağın ötesinde teknolojiyi üreten kurumlar olacak, dünyanın en kral bilim adamları senin için çalışacak ama sen gene de gidip milleti "kablolu" telefonla arayacaksın. Bari telsiz kullan... Olmadı Webcam al görüntülü chat yap MSN'den. Kablolu telefon ne la?
Nostalji tutkusu mu? Yoksa bu blogda daha önce 923840920349238042 kez bahsettiğim "vizyon eksikliği" mi? Bunu bilmiyorum. Tek bildiğim şey ben A.B.D. başkanı olsam Masaşuses İnstitüut of Tekniks üniversitesine çay bardağı şeklinde telefon yaptırır, bi' yandan çayımı içer bi' yandan da eşimle dostumla konuşurdum. "Öyle saçmalık mı olur" demeyin dadaşlar.
Bugün ÖSYM'nin kopya döndü diye ikinci kez KPSS'ye girme mecburiyetinde bıraktığı insanlara kopyayı önlemek için "Alyans takmadan gelin" demişliği var. Haliyle insanın aklına şu soru takılıyor:
Diyelim ki ben alyansın içine yerleştirdiğim bir mikroçip aracılığı ile bir şekilde kopya çekebiliyorum, ne bokuma KPSS'ye girip öğretmen olmaya çalışıyorum o halde? Bunu yaptığımı gidip Sony'e anlatsam en kötü ihtimal 10-12 öğretmenin maaşına denk bir ücretle işe girerim.
Bu sorunun cevabı açık dostlar: Hayal gücünün dışa vurumu. Yıllarca "Bu ülkeden neden bir Philip K. Dick çıkmıyor da Şahin K. Dick çıkıyor" diye hayıflandım durdum. Ne beyhudeymiş. Tek sıkıntı insanların yanlış yönlendirilmesi. Oysa ki bu gibi insanlar ÖSYM'de çalışmak yerine bilim-kurgu yazarı olarak kariyer hedefleseler Türkiye bu alanda dünya devi olur.
Benim de hayallerim var keşiflere dair. Sadece "Obama'nın konumunda olsaydım "Çayfon" yaptırtırdım kendime" değil konu... Ama benim hayal ve isteklerim lüks değil, insanlık namına.
Bu vesileyle bu platformdan TÜBİTAK'a açık bir mektup yazmak istiyorum. Olur da bir gün okurlar ve belki de bu proje listelerine alırlar bu isteklerini ve içimde bir ümit filizlenir, "ben yandım ama benden sonraki nesiller rahat eder" diyebilirim kendime.
Neyse, bu kadar traş yeter:
Sayın TÜBİTAK çalışanları,
Bizler çocukluk yıllarımız boyunca "Oğlum 2007'de uçan araba çıkacakmış zaten", "Abi Japonlar resmen bulmuş ya ışınlanmayı, 2010'u bekliyorlarmış piyasaya sürmek için" gibi goy goyların esiri olduk. 2011 itibariyle elde avuçta teknoloji namına Ayfon 4'den başka bi' bok yok. O da tam çekmiyor falan bi' garip. Diğer yandan biliyoruz ki bizlerin gündelik yaşamını etkilemeyen, daha ziyade silah sanayi için yapılan Ar-Ge çalışmaları sonuçlarını fazlasıyla veriyor. Örneğin, çok değil belki de 5-6 seneden bu yana "İnsansız Hava Aracı" diye bir nanenin varlığından haberdarız. ("Daha önceleri atılan bomba, bombayı uçaktan bırakan pilotla birlikte ~500001 kişi üzerinde fiziksel ve psikolojik bir etki(!) yapıyordu, oysa İnsansız Hava Araçlarını geliştirmek için harcanan 3920849023840234 milyon $'ın ardından bu sayı artık ~500000." -İnsansız Hava Aracı Tanıtım Bülteninden)
"İnsansız Hava Aracı" iyi güzel ama dediğim gibi bana faydası yok. ( www.banafaydasiolmayankiliseninpapazina.com adresli sitede bu konuyla ilgili görüşlerimi daha derinlemesine dile getirdim.) Benim sizden ricam bu "insansız" modelini başka hizmetlere uygulamanız ve pilot uygulama olarak da "İnsansız Taksi" ve "İnsansız Berber"i seçmeniz. (Daha sonrasında "İnsansız Kebap Salonu" gibi daha komplike olabilecek projelerin hangilerinin insanlığa faydalı olacağını hep birlikte oturur düşünürüz.)
Zira benim bu iki meslek grubu yüzünden bir yıl içinde almak zorunda kaldığım psikolojik yardıma harcadığım paraları göstermeye 13 haneli hesap makinesinin gücü yetmez.
Yardımlarınızı bekliyor, iyi çalışmalar diliyorum.

Saygılarımla.
*
Yeri gelmemiş olsa da belirtmek istediğim bir diğer konu da geçtiğimiz günlerde yapılan ve anlam veremediğim şekilde tepki çeken bir açıklama: "Hayat içkiden ibaret değil, seksten de ibaret değil."
Birazdan söyleyeceğim kalıbı kullanınca kendimi Şov Tv Ana Haber bülteninde doğalgaz zammı haberini seslendiren adam gibi hissediceğimi biliyorum ama en gerçekçi tanım bu: Rakı artık "vatandaşın cebini yakıyor." Hatta rakısı kusur kalsın, 4-5 tane birayı aynı masada görenler göz yaşlarını tutamaz hale geldi, alemcilerin pazar filesi 100 liradan aşağıya dolmuyor artık. Diğer yandan seksin bu ülkede tabu oğlu tabu olduğunu da biliyoruz. Üzülerek söylüyorum ama ülkemizin abazanı çok afedersiniz halk tabiriyle "31" denen eylemi "bitirdi", 32'ye geçti. Hatta 33'ü yarılayıp 34'ü zorlayanlar bile var aramızda ve bu insanlar ellerini kollarını sallayarak aramızda geziyor. Tablo bu denli ürkütücü.
Şimdi bu çerçeveden bakacak olursak hayat seks ve içkiden ibaret değil... Doğru... Ne var bunda bu kadar dellenecek? Hatta bu gidişle de o ikisi dışında herşeyden ibaret olabilir hayat.
Gel gelelim benim takıldığım konu bunu söylemeye ne gerek vardı. Ben Devlet bakanı olsam, çıksam ve "Bazılarının felaket filmlerini izledikten sonra ''Yaaaa o meteor... Koskoca dünyada gitti Nev(Niv değil nev) York'a çarptı... Ne kadar saçma bi' film" gibi yorumlar yaptığını görüyorum. Elinizi vicdanınıza koyun, siz meteor olsanız Tacikistan'ın başkenti Duşanbe'ye mi çarparsınız yoksa New York'a mı? Meteor da can taşımıyor mu? Dünyaya kuş bakışı bakabilmenin de avantajını kullanıyor ve gidip en civcivli yerlerden biri olan New York'a çarpıyor. O da istiyor ki iz bıraksın. Yaptığı işlerl hatırlansın. Ayrıca Duşanbe'ye çarpsa hanginiz ipleyecek bu senaryoyu ? Hadi diyelim ki Moğolistan'ın başkenti Ulan-Bator'a çarptı meteor... 20-30 saniyede yıkılacak bir şehirle ilgili olayları beyazperdeye aktarmak akıl mantık işi mi? O yüzden eleştirilerimizi biraz düşünerek yapmalıyız." dersem bu açıklamam bi' nebze anlaşılır zira toplumsal bir yanlışı aydınlatma durumu söz konusu ama yine aynı ben, devlet bakanı olsam ve çıkıp "Vietnam A Milli Futbol Takımı Dünya Kupasını alamaz." dersem herkesin kafasında şöyle bir düşünce oluşur "İyi de bunu hepimiz biliyoruz. Niye söyledi ki bunu?"
İşte benim de takıldığım hepimizin bildiği bir gerçeğin tekrar dillendirilmesiydi. Diğer yandan bir devlet büyüğü Ebru Şallı'yı karşısına alsa ve "Hayat brokoliden ibaret değil... Hayat pilatesten de ibaret değil." dese, ben de bir saniye bile düşünmeden Feysbuka girer ve o sözün sahibi politikacıyı sörç'ten arattırıp sayfasını bulur ve layk'ı basarım. Doğru kitlelere doğru mesajı verenlerin her zaman yanındayım.
*
Yazımın "Giriş-Gene Giriş-Bu Sefer Hakikaten Giriş... Vallahi de billahi de bu son" şeklindeki 3 bölümünden sonra 4. ve son bölümü olan Çelişme bölümünde ise sizlere 2 farklı konuyla ilgili manasız ve bir o kadar da uzun görüşlerimi belirtmeye karar verdim.(2-3 gün oluyor bu kararı vereli)
Öncelikle keşfetmek dedik, buluş dedik, bilim-adamlarına seslendik ama "Hazıra dağ dayanmaz" sözünü ve ne demek istediğini de bilirim. İmkanların kısıtlı olduğu için evde kendi genetik çalışmalar ya da "Sadece Hintlileri öldüren güdümlü füze" gibi İnsanlığa faydalı olacak buluşlar yapamıyorum ama iletişim üzerine önemli çıkarımlarım oluyor sizlerle paylaşmak istediğim.
Geçtiğimiz günlerde neydi nasıldı hatırlamıyorum ama iş yerindeyken güncel bir konuyla ilgili bir tartışma esnasında bana fikrim soruldu. Dikkatli dinlemediğim için ortamın hararetinden yola çıkarak "Herhalde ülkemizin mantara bağladığı mevzulardan biri hakkında çıldırdı bu insanlar" düşüncesiyle dedim: "Osmanlı'ya matbaa geç geldi ya... Hep ondan"
Durdular... Düşündüler... "E tabi elin Avrupalısı okumaya başlarken biz de matbaa yoktu" dediler. Konu kapandı. Yalan olmasın, 1 ya da 2 gün sonra metrobüsteyim, metrobüsün biletleri yine tükenmiş, "kapalı gişe" kaosun başkenti Mecidiyeköy'e gidiyoruz. Ben de akciğerlerimin üzerinde önümdeki dayı oturduğu için trake solunumu yaparak hayatta kalmaya çalışıyorum. Derken dayı bana doğru döndü (Mantıken Exorcist'te kafası dönen kız gibi dönebilirdi ancak ama nasıl olduysa yılan gibi kıvrıldı pezevenk) ve oturan gençleri göstererek ağzıyla "Cık cık cık" sesleri çıkardı. Ben de nefes alabiliyor olmanın rahatlığıyla "Osmanlı'ya matbaa geç geldi ya... Hep ondan." dedim. Bir anda herkes bana dönüp baktı ve akabinde "Doğru söylüyor","Vallahi haklı" gibi tepkiler aracın dört bir yanında duyulmaya başlandı. Yalan konuşmayı sevmiyorum, bu açıklama bir "maymuncuk" değil. Karın/Kocan seni yatakta başka biriyle basarsa gözlerinin içine bakarak "Osmanlı'ya matbaa geç geldi ya... Hep ondan." dersen orada yemez. "BEN BULDUM... OOOO!!!! HAYVAN GİBİ İYİ TAKTİK GELİŞTİRDİM!!!" gibi şuursuzlaşacak halim yok. %78 çalışıyor ama hiç yoktan iyidir.
*
Kaosun başkenti Mecidiyeköy demişken... Her seferinde mistik bir komploya kurban gidiyorum ve ağlama duvarı olarak bu son paragrafı seçtim.
Nasıl oluyor da her seferinde Metroya giden koridorda neden karşı istikametten gelenler benim tarafımdakilere karşı ezici üstünlük kuruyor ve ben o koridoru karşıdan gelen koşan zombik kalabalığına çarparak geçmek zorunda kalıyorum?
Bilsem ki peşimden 300 kişi gelecek "This is Sparta" çığlığını basıp ölümüne dalmak istiyorum size... Ama ucuz kahramanlığa da gerek yok.(Dayak yemenin derdinde değilim, satışa gelmek çok koyar bana.)
O yüzden... Karşıdan metroya inen koridorda karşı yönden gelenlere bu çağrım: orantısız güç kullanmayın lan Allahsızlar... :'(
*Yunan General Kostas Papadapulos, Hicri: 1911