16 Aralık 2009 Çarşamba

Hamd Olasıca Hayatlar !

Süleyman Demirel ve Nazmiye Demirel'in akıllara durgunluk veren bu benzerliği beni işkillendiriyor ama bunun konuyla bir alakası yok sadece yazı girişinde bir resim olsun istedim.

Öncelikle şunu itiraf etmeliyim ki Recep Tayyip Erdoğan'ı da çok seviyorum ama ironi ve sarkazmı da sayın başbakanı sevdiğim kadar çok seviyorum. Bu bağlamda birazdan beni görüştürmenizi isteyeceğim lideriniz iki şeyi asla yapmayacağımı çoktan tahmin etmiş olmalı ;

1- Asla "asla" demem.
2- Asla "Bir daha içki yok" cümlesini kurmam.
(Livırpul olsaydım ikinci madde asla yalnız yürü... Hadi neyse.)

Gün oluyor alkolü bırakmış adamı raydan çıkaracak tuzaklarla dolu bir yaşamı kendilerine şiar edinmiş dost meclisimden bir takım insanlarla HADRON ÇARPIŞTIRICISINDAN daha görkemli çarpışmalara imza atıyoruz. Kendi dünyamızda bir büyük patlama yaşıyoruz uçsuz bucaksız. Tabi akabinde alkol ciğerlerimizi atom bombasını az evel yemiş Nagazaki gibi kavuruyor ve derken kimi zamanda çifte kavrulmanın etkisiyle uyandığımız ertesi sabah takribi olarak bir damacana su içiyoruz (~ 19 litre) fakat dön dolaş aynı rakı sofralarında, o bizbize yaşadığımız küçük çaplı bira festivallerinde buluyoruz kendimizi. Adeta bir trojan var beynimizden içeri ŞerefeKanka.exe adında ve durup durup bizi dürtüyor "Haydi sofraya" diyerek. İşte yine öyle bir gecede kendimi Sarıyer'de buldum ay dostlar.

O gece Sarıyer puslu... O gece Sarıyer karanlık...

Ve Sarıyer... Uzun zamandır uğramadığım o kıyı ilçemiz... İster o gece ister başka bir gece olsun değişmez şekilde HAYVAN GİBİ UZAKMIŞ LAN DÜNYANIN GERİ KALANINA. Hayvan gibi uzak derken ciddiyetten ödün vermeyen bir Lama kadar mesafeli, yabani bir tilkinin bakışları kadar keskin demek istiyorum hiç şüphesiz.
Bakın İstanbul'un geri kalanı demiyorum. Dünyanın geri kalanı diyorum. Çünkü abartıyı seviyorum. Ben bunu hep yapıyorum. Evet, bir daha kolay kolay yapmam dediğim bir şey var ise (asla demedim) o da Sarıyer'e içki içmeye gitmek olur. Girdim bir Tekel bayii'ne "Işınla bizi Muammer dayı" dedim de o şekil zor dönebildim peyzajına kurban olduğum Bahçelievler'ine.
*
Bazen karşılaştığımızda bazen de aklımıza geldiğinde kederlenir olduk sansürün interneti tükettiği, televizyonu naçar eylediği ile ilgili. Mp3 indirmeyen bizden değildir diyor, yeter artık kesmeyin şu sevişme sahnelerini diye masaya yumruğumuzu vurduğumuz sert çıkışlar yapıyoruz sansüre karşı. Fakat bazı bazı hiç mi rahatsız olmuyorsunuz internet ve televizyonun bizi özümüzden koparışından pek muhterem babadostları ? (Basenden uydurma hitap şekli yaratma da ömür boyu garanti veriyorum kendime.)
Zamane veletleri çarşı, pazar gibi bizi biz yapan değerleri çoktan yitirmiş ve birbirlerine "Gittigidiyor.com'dan ananas aldırdım bozuk çıktı" diyecek hale geldiyse, Despırıt Hauzvays'ı izleyen evhanımlarımız ordan gördüğü antik kuntik konseptler sonrası birebir onlar gibi olamıyorsam bile kendi doğu-batı sentezimi kendim yaratırım hallenmeleri yaşadıktan sonra oturup hindili börek, hindili kısır ya da hindi salatası yapıp eşi dostu çağırdığı "gün"e "Altın Şükran Günü" diyebilecek kadar utanmaz hamleler yapabilecek hale geldiyse varsın yasaklansın böyle internet, varsın cayır cayır yansın o televizyonun tüpü.(Doğru söyle lan... Küçükken sende ocağa bağlanan tüp gibi bişey sanmıştın di mi televizyon tüpünü ? Keko seniii ! Hahah... Hadi hadi tamam hepimiz öyle sanmıştık utanmana gerek yok)
Hiç öyle şey olur mu hanım yenge ? Hiç öyle şey olur mu teyze ? Hacı bacı ?
*
Bakın Avrupalı'nın yalan yanlış taraflarını örnek alıyoruz toplum olarak ama onların bazı konulardaki rahatlığını ve "aşmışlığını" neden kendimize rol model olarak benimseyemiyor ve çelişkilerin içinde boğuluyoruz biraz da bunu tartışmamız gerek.
Farz-ı misal bir çoğumuz önümüze geldiğinde şokella tüpünü dibine kadar emikleyen çocuklar gibi şen bir şekilde dilli kaşarlı bir tostun gözüne gözüne vuruyoruz. Garsona "Kanka ! Bi' tane daha... Ver gelsin" diyebilecek kadar sınırsız bir aşk yaşıyoruz onunla. Fakat o tostun arasına sıkışan dilin sahibi olan danayı karşımıza alıp "Yerim senin o dilini ! Yerim !" diyecek olanlarımız o saniyede sapık damgası yiyor, toplumdan dışlanıyor, hatta hristiyan olanlarımız kiliseden afaroz ediliyor, hatta ve hatta Mason olanlarımız afişe ediliyor. Fakat aynı dananın dilini pişirip yersen hiç bir varyete kalmıyor ortada. İşte bu tip önemsiz gibi görünen çelişkiler benim bohem bir yaşam sürmeme neden oluyor hayatımın bazı dönemlerinde ve halkımızın her kesimiyle gerçek bir kucaklaşma yaşayamıyorum. Yine bu kucaklaşmayı güçleştiren bir diğer olgu ise töreler. Bakın :
Seal ve Heidi Klum'un akıllara çılgınlık veren bu benzemezliği karşısında ise dizlerimizin üzerine çöküp "Hay sizin beşiğinizi kerten eller kırılsın." demekten başka bir çaremiz yok. (Godsyondrome'un kepi çınlasın.)

Fakat töre kutsaldır diyeceksiniz. Törenin dediği olur diyeceksiniz biliyorum. Benim hislerimi ise bir dönem futbolculuktan türkücülüğe yatay geçiş yaparak televole gündemlerine bomba gibi düşen Mustafa Uğur'un sadistliğini açık eden çalışması gayet güzel açıklıyor... Hep birlikte hatırlayalım "chorus"u :
Ölmem mi ? Beni taşlara vurun.
Aynı tabut içinde. Kardeşime götürün.
*
Tıpkı töre gibi çözemediğim bir diğer oluşum ise ülkemiz sınırlarındaki ortalama bir erkeğin bir dişiyi tanımlama biçimi. Burda biz bizeyiz. Yabancımız yok. Açık konuşmak istiyorum.
Ben 25 senedir erkeğim. Hadi bunun ilk 12-13 senesinde sadece işiyordum oralarda bir gaz bulutuydum oraları geç. Sonrasında ilk hormonlar beynime, ikinci cemre ise suya düşünce, inceden de leylekleri izlemeye alınca olaylar biraz biraz şekillendiydi. Fakat
aradan geçen onca yıl a rağmen henüz bazı Türk erkeklerinin bayanları tanımlama kalıplarının mantığını kavrayabilmiş değilim.
Üniversitedeki yıllarımda o sergüzeştşinas kantinde afacanlığa taban tabana zıt bir vakurlukta otururken yanımıza ansızın oturup ihale olarak kalan şahıslar olurdu kimi zaman. Kalk masadan desen diyemezsin. Sen gitsen yanlış anlaşılır. Küçük yer. Herkes gençliğin verdiği enerjiyle o dönemlerde birer serseri mayın. Ortamdaki gerginliği görse "Tetikteyiz" adında bir yarışmaya Şov Tivi'nin "start vermesi" an meselsi. Bir kişi bir diğerinin yanlışını görse çekiyor bazukayı ateşliyor hemen, öyle tekinsiz yıllar. Bende feyr pley'den yana hır gürü sevmeyen ortam Kofi Annan'ı gibi takılıyorum ve ses etmiyorum bu delifişek delikanlılar
a ama onlar bazı günler tüm kantinde oturan insanlara ok gibi fırlayan bakışlar attıktan sonra bize dönüp şöyle ses ediyordu : "Manitalar da antilop gibiymiş."
"Ömrü hayatında bir kez olsun kanlı canlı antilop mu gördün bre andavallı deyyus?" cümlesi tam dilimin ucuna geldiğinde ise patlayıp ölmeyen intihar komandosu infilağa doymazmış düsturundan hareket edercesine daha spesifik olan ikinci söylemlerine davranarak fısıldıyorlardı kulaklarımıza : "Hele o Şıvgagül yok mu... İlik gibi ilik!"

... Oğlum, ilik ne ulan ? Sen ilik ile kanı karıştırabilecek kapasitede birisin.

Formül basit :
? + gibi + ?

Soru işareti bir gün "Oooo ... O çok bomba ya... Kısrak gibi Kısraaak !" diye şekillenirken bir diğer gün "Öf be arkadaş... O da mermer gibi mermeeeer" oluyordu. (Sonra sağolsun bizim hastalıklı bir arkadaşımızda"Kiriş gibi"yi çıkardı. Fakat arkadaşımızın "O kız girdiği binaya destek kolon etkisi yapar, bina yıkılmaz" alt metnini bizlere vermek istediğini g
özlerinin içine bakar bakmaz anlamıştık.) Sonrasında uzunca bir süre bayan tanıdıklarımdan bu tip bir cümleyi ağızlarından kaçırmalarını bekledim. Belki bir gün onlarda "Kanka ! Geçen Hüg Cekmın'ın bir filmini izledim... O adam nedir ya öyle... Kiremit gibi kiremit !" demelerini ya da bir başka gün "Kanyon'da Kıvanç Tatlıtuğ'u gördük... Allah belamızı vere ki borcam gibi borcam !" desinler diye bekledim ama nanay. Nice olta salladım "Şu Kamu yönetimindeki Kerem sence de Yılan gibi değil mi yılaaan ? Hani bizim Serdar var tarla faresi gibi tarla faresi ! O tanıyor Kerem'i istersen kurduralım köprüyü ordan ruhun şenlensin." diyerek ama hadi bu sefer yoktan yere homoseksüel çöpçatan fişi yediğimle bumerang cehenneminde kala kaldım bir başıma altı üstü kızlarında buna benzer bir hitap şekli kullanıp kullanmadığını öğrenme çabası içerisindeyken. Cizvit rahiplerinin üzerine yemin edebilirim ki bu konunun ardındanki sis perdesini bir türlü aralayamadığım için çok canım yandı.
*
Eğer ki hayatının baharındayken mutasyon geçirmiş ve ninjalık sanatını layığı ile yerine getirebilen Leonardo adı verilmiş bir kaplumbağa olsaydım benim için şehrin hoyrat dehlizlerinde yaşayan koyu pembe kimono giymiş dev bir fare ne kadar önem taşıyacaksa, bugün herhangi bir konuda açılım yapabilmek de benim için o kadar önemli. Fakat herşeyin açılımı olmuyor. Tayyip Erdoğan'ın en büyük hatası şüphesiz ki bu oldu açılım ile ilgili. Ot açılımı, bok açılımı derken bizlerde açılımı bir saplantı kıldı fakat dediğim gibi papaz arada bir risotto yemek istiyerek bizleri pazara yollayabiliyor. Aslında bu bahsettiğimiz doğu-batı senteziyle karışık kültür yozlaşması dahilinde ele alınması gereken bir çağrı. Mağdur olmayın istiyorum ve o yüzden şimdiden uyarıyorum sizleri. Misal bugün bir Starbaks'a giderek kenardaki bir masaya tünedikten sonra "Usta bize 2 sıkma oralet 2 de makiyatto bi' de sana zahmet elli ikiyle king tablosu alalım" diyerek "Kıraathane açılımı" yaparsan halkımız arasında aynı portreyi farklı renklerde tek bir resme sığıştırmasıyla tanınan sanatına francala bandığımın Endi Varhol'unun zamanında söylediği "Herkes bir gün 15 dakikalığına göt olacak" sözünü haklı çıkarmaktan başka bir şey yapmamış olursun ve bir paket "esmer şeker" kadar itibarın olmaz o mekanda. Mottoları tazeleyelim : Doğru yerde, doğru zamanda, doğru açılımdır bünyelerde kan yapan. Madem açılım niyetlisiniz "Zenci açılımı" yapın.
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki zencilere karşı olan tavrım gayet net. Seçici-geçirgen hücre duvarı misali bende Seçici-ırkçıyım. Afrika'da aç bilaç doğan bir bebeyi görünce yavruağzı olsun gene üzülürüm ama bununla beraber kıtanın bir okyanus ötesinde bıdı bıdı konuşarak lüzumsuz derecede lüks ama bir o kadar da hanzo hayatlar yaşayan bir Snuup Dog'dan, bir Fifti Sent'den ya da bir Cey Zi'den tiksinmemem mümkün değil. Üstelik daha kötüsü bu iblis insanlar belki de genç zenci vatandaşlarımızı kötü yönlendiriyor diye düşününce daha da üzülüyorum zira başkan Obama, aktör Denzıl Vaşingtın, golfçü Taygır Vuuds gibi türlü alanda başarılı olan ve diğer bir çoklarına kıyasla oldukça efendi olan ya da en azından öyle görünen zencileri gördükten sonra da ister istemez acaba çibanın başı repçi takımı mı şüphesinden kurtulamıyorum. Tabi kabahat repçi tayfası kadar yetişkin zencilerde de var. Çocukları boş bırakıyorlar ve çocuklar Snuup Dog'un çılgın yaşamını, Fifti Sent'in evini gösteren programı, Cey-Zi'nin götüyle himalayaları devirebilecek Biyons uğruna 2489104 aşiret düğünü gücünde para saçtığı haberleri izledikten sonra tabi ki onların şaaşalı hayatına özenecektir, ne bilsin çocuk. Bu konuda daha 14 yaşında çocuğunu karşısına alıp alttan alta mahalle baskısı gücünde "Biz senin doktor olmanı isteriz tabi ki" gibi türlü ayarı veren Türk ebeveyn duruşunu dünyaya tanıtmamız gerekiyor ve artık gavurların bazı kesimleri "18 yaşına kadar bakarım sonra kendi ayakları üzerinde dursun" artistliğinden vazgeçilirse dünya daha güzel bir yer olacaktır. Siyasileri göreve çağırıyorum. Duyulsun bu feryad figan.
*
Tarzımızı biraz değiştiriyor ve "Tireks'in Elleri" adlı sılov makamında bir şarkı ile sizlere veda ediyorum şimdilik...
-
RESİME DAİR ÇOK ÖNEMLİ FECİ KRİTİK NOT (Bana göre) :
Şarkıyı yağmurda söylediğine göre yanılıyor olamaz.

Böylece bir kez daha ayrılık vakti geldi çattı gönül dostları...
Sanmıyorum yeni yıla kadar yeni bir şeyler öksüreyim buralarda. O yüzden yeni yılın sizlere herhangi bir zibidilik getirmemesini dileyerek terk-i blogger eyliyorum.

01 Aralık 2009 Salı

Ruanda'da bir kebabçıda 1,5 porsiyon Tutsi Kebabı sipariş ettim diye ortamdaki Hutu'lar maraza çıkarınca "Demokratik Kongo'nun gözünü seveyim" dedim.

Bir dönem Kraliçe'ye "Kurban bulamıyorsanız pasta kesin" sözlerinden ötürü dünya artistlik yapanlar bugün bir çok kurbanlığın elde patlamış oluşunu izlediğimiz bazı ana haberlere basiretsiz bir biçimde ve korku dolu gözlerinin ucuyla bakıyorlar. Tabi bu kurbanların bıçak darbelerinden ziyade ecelleriyle ölümü beklemeleri durumundan mütevellit bazı dostlarımız "Artık insanlar kurban kesmek yerine tatile çıkmayı tercih eder oldu... Aaah ah... Nerde o eski bayramlar" velvelesine sarılacaktır bunun da farkındayım fakat onlara da kontra-soru olarak şöyle atak yaparım : Asıl ben size soruyorum... Nerde o eski Bay Ram'lar ? Hele hele de 256 ram'ler... Şakaya gel !

Şu saniye itibariyle fayrfoksunu, eksplorırını ya da her ne halt internet tarayıcısı kullanıyorsa onu yeni açanlara tekrar bir hatırlatmada bulunalım ki bu bir eski bayramlara özlem söylemi değil bilakis günümüze yönelik bir savunma olacaktır. (O boku oğlu bok Ram esprisinden ötürü ise sadece vücut geliştirme sporuyla profesyonel olarak uğraşan ya da amatör olarak ilgilenen kaslı vatandaşlarımızdan özür diliyorum... Onlardan çekindiğim için değil, sadece içimden öyle geldi.) Bu "eski bayramlar" çılgınlığına ek olarak günümüzde en klişe eleştirilerden biri ise şüphesiz ki "Gençlerimiz geleneklerine sahip çıkmıyor ve bayrama bir tatil gözüyle bakıyor." lakırdısı. Kaslı ya da çelimsiz hepinizden özür dilerek bu hunhar eleştiriyi yapanlara önce Necmettin Erbakan ses tonuyla "Hassktirin ordan!" diyorum ve ekliyorum : Hiç sektirmeden istisnasız her bayramda (hatta utanmasalar cadılar/kabotaj bayramlarında bile) mahallenizin veled-i zinaları sabahın köründe sokağa fırlayarak çatapat, kız kaçıran ve benzeri maksimum irite edici sesi çıkaran havai cisimlerle apartmanınızın etrafında bir "Amerikan Bombardımanı" hissi yaratıyor mu yaratmıyor mu ? "Hay sizin geleneksel apaçiselleşmelerinize...! " cümlelerini kurdurtmuyor mu bizlere ? Hatta bu son soru edatından önceki kelimeye küçük bir müdahale yaparak tekrar soruyorum : Bizleri KUDURTMUYORLAR MI ?

Gençlerimiz kendi örf ve adetlerini, gelenek görenek, inanç değerlerini(oha) kendileri geliştirdi ve o kafada bir dünya yaşıyor. Sizin geleneklerinize uymuyor diye siz, yaşlılar olarak onları "yersiz" bir biçimde "yermeyin" sakın. Çok üzerlerine giderseniz bir çatapatta harcarlar sizleri.
*
Hazır elde patlayan kurbanlardan ve bayramdan yana dertlerimizi öksürdüğümüz bir platrofma dönüştürdük burayı biraz da her sene ekranlarımıza konuk olan ve kendi kolunu bacağını kesen self-kasap arkadaşlarımıza çatalım hilal kaşlarımızı.

Nedir arkadaş sizdeki bu bitmez tükenmez dana kesme sevdası ? Dana dediğin hayvan güçlü kuvvetli bir mahluk. Siz ise artık belli bir yaşın üzerindesiniz ve kıçınız başınız tutmaz bir hale gelmişsiniz, bi' de üstüne koca yıl evde bir kere bile mutfağa girip domates doğramaya yeltenmemişsiniz ama bayramdan bayrama bıçağı kapıp dananın boynuna dayamaktan geri durmuyorsunuz, tabi dana akıllı hayvan ve anında dansöz Asena gibi bir gerdan kırma manevrasıyla aradan çekilerek sizin ululardan ulu bir arabesk fanıymışsınız gibi dananın kellesini kavrayan kolunuza derin façalar atmanıza sebeb oluyor.
Dana kesmenin ayrı bi' mevzusu mu var diye düşündüm, hani evde %100 sığır etinden Vupır mı yapıyosunuz kendinize gibilerde fakat küçük bi' piyasa araştırması yaparak kuala kesseniz bile dön dolaş kavurma yaptığınızı öğrendim. O halde 5 dakikalığına olun ama akıllı olun.
İşi ustasına bırakın. Börgır King kessin danayı. Yemiyelim lahanayı.
*
İğneyi elalemin kaba etine saplasak bile çuvaldız baldan tatlıdır. Bu yazıdaki bayram çuvaldızını ise babam haketti. Her bayram aynı nane. Arife gününden gidiyor ve kamyon damperiyle çikilatayı eve yığıyor. Bizim ev dergah ya da çocukların sevgilisi modunda mıyız peki ?
Yooooook be olluuuum ! 2 mahalledeki total velede yetecek kadar çikilatayı önce salondaki kaseye yığıyoruz, üstüne dolapta rezervler yer alıyor. Sonra babam şöyle buyuruyor :
"Çocuklar gelirse şurdaki eski şekerlerden vericeksin, biliyosun."
Ey Babayaro o hal' neden aldın onca çuklatayı ? Neyse bayramın ilk günü oluyor, kapı çalıyor, kimseyi beklemediğimiz için çocuk olduğunu biliyoruz fakat koltuktan kalkıp gidip kapının gözünden bakıp "Çocuklar ya... Açmıyorum" demeye bile yeltenmediğimiz yetmiyor bi' de üstüne suratlarımızda acı bir ifadeyle halıyı keserek boş boş oturur halde buluyorum kendimizi sanki Fransa-Avusturya ortak yapımı bir sanat filmi çekiyormuşuz gibi.(Bitter'den ve çikilatayı paylaşmama hırsımızdan yola çıkarak filmin adı "Biter Çikolata" desem duyar mısın şakacılığımı parantezlerimde?) Hepsinden de beteri zaten evden pek çıkılmadığı gibi üstüne bi' de eve böyle kalori topacı materyalleri yığdımızdan kelli "bayram bilançosu ağır : 82 ölü" benzeri haberler gibi bizdeki bilançoda yekten 1-2 kilo arasında oynuyor ve Raga Oktay bizi görse aşka gelerek "Derdime derman işte Çukulat kız" şarkısını seslendirecek kıvamı yakalıyoruz. Tam bitti diyorum dolabın arkalarından bi' yerinden yeni bir paket çıkarıp kutsal kaseyi dolduruyor. "Baba Zula" dedikleri bu olsa gerek.
*
Domuz gribi aşısından tam sayıyı bilmiyorum ama haberlerde duyduğuma göre yaklaşık olarak 8589347543895 doz sipariş edilmiş sağlık bakanlığı tarafından. Peki ben o bakanlığa dadaşlar diyarı Erzurum'un en yüksek tepesine çıkıp Raki Balboa'nın "Edriyııııııın" çığlığını atıyormuşçasına yüksek bir volümden sormaz mıyım şu soruyu :
Vatandaşlık bilinciyle yanıp tutuşan ve dahası "yazıktır, atılmasın çöpe, kalmasın o aşılar" düsturundan hareket eden bazı insanlarımız 6'şar 8'er o aşılardan vurulup sonra kontrolü yitirerek "domuz gribi aşısı bağımlısı" olursa bunun hesabını nasıl vereceksiniz ? Bu ülke bir de bar tuvaletlerinde kolunda domuz gribi aşısı şırıngasıyla kendinden geçmiş pırıl pırıl insanların görüntüleriyle sarsılırsa hiç mi utanmayacaksınız ? Sizi ilkokul ikideymişiz gibi dansa davet etmek isterdim ama bu şartlarda istifaya davet etmeliyim sizleri.
Gelsenize istifaya :))))))))) XOXO. (Hey yavrum hey... Babanda mı gosip görl'dü ?)
*
İlk Türk Zombi Filmi olacak Ada'nın fragmanını Arabölge'den izledim. Film daha fragmanıyla bile bende hayal kırıklığı yarattı zira gözlerim tırım tırım şanlı Galatasaray'ımızın ex-başkanı Özhan Canaydın'ı aradı baş zombi olarak fakat göremedim onu. Hadi ikna edemediniz Canaydın'ı bari makyajla zombilerin liderini benzeteydiniz dedim fakat o da yok...
Yandı gülüm keten zombim :((((((((((((((((
*
Belediyeye bağlı çöpçüler uzun süredir kafamı en çok kurcalayan meslek grubu. Araç ile gezip çöp toplayanlar kesin olarak çalışıyor, sırtında beyaz çuval teneke toplayan, kağıt toplayan adamlarda ekmek derdinde o da tamam. Fakat elinde süpürgeyle gezinen çöpçülerin çalışıp çalışmadığını nerden biliyoruz orası bir muamma. Ben samimiyetimle söylüyorum şu dediğimi yapardım. Zaten diğer bir çok iştede çalışanlar yeri geliyor dandik dunduk bir iş bitirse bile yeni bi' kuantum teorisi geliştirmiş gibi triplere giriyor.
Herkes bi' koşuşturma halindeyken çöpçü kişi yarım saat gezinip yerdeki çöpleri toparladıktan sonra 2 saat bi' kuytuda oturup çayını yudumlasa kimin haberi olur ve "Denetimi nasıl yapılıyor çöpçülerin?" sorusuna yanıt ararken her daim yaptığım gibi vikipedyaya başvurdum ve "Çöpçü" maddesinin altında son paragrafta yazanları aynen kopyalıyorum sonra da gidiyorum burdan, bombaya bak hele :

16 Kasım 2009 Pazartesi

Bahçelerde Beyonce, oynar gelin görümce...*

Ekonomik krizle birlikte işten çıkarılanların yaşadığı acıları 3 maymunun aksine hep birlikte görüyoruz, duyuyoruz ve konuşuyoruz. Bu bağlamda yıllardır Uzakdoğu'da istihdam yaratabilecek imkanı varken muhtemeldir ki sırf hatun kısmısına ve üç beş kung-fu meraklısı bebeye şov yapmak uğruna 2-3 kişinin daha Holivud sermayesinden ekmek yemesine engel olan Ceki Çen ile ilgili konuşmalarda artık "Ceki Çen dublör kullanmıyormuş Kirve ! Hep kendi atlıyor, zıplıyor, taklalar atıyormuş o sahnelerde. Sette defalarca koşarken götünde bomba patlamış ve ölümden dönmüş ama vazgeçmemiş bu huyundan. Hakkat delikanlı adam... Aslandır Ceki aslaaaaan ! Bi' tanedir ! " cümleleriyle ona artık prim yaptırmayın çağrısında bulunmak istedim sizlere.
Ceki ! Dostum bırak bu işleri. Zaten alayınız birbirinize benziyor illaki sana ikizin gibi benzeyen bi' dünya model vardır Uzakdoğu denilen o egzotik yerlerde. Fakat o insanlar bu ibişin dublöre hayır artistliği yüzünden şimdi hiç istemediği şekilde bir finans kuruluşunda sabahtan akşama kadar yardırıyor ya da daha şansız ve sokaklarda bir suşi parası için gelen geçene el açıyor, sokaklarda yaşıyor olabilir.... Yazık.
Camianın böylesi duyarsız insanlarla dolu olduunu düşündükçe daha da üzülüyorum.

Sen dublör kullanmazsan ben dublör kullanmazsam nasıl ekmek yer bizlere benzeyen insanlar sorarım sana Ceki Çen olacak pezzevenk ?
*
Kolomb huzurlarını kaçırmadan evel Orta Amerika'da huşu içinde yaşayan Maya Uygarlığı'nın vakti zamanında öksürdüğü "2012 yılında Dünya sefil olacak kehanetinden" yola çıkanların kimileri meşhur Marduk senaryosunun gerçek olacağını Marduk'un 2012'de yaldır yaldır dünyaya çarpacağını savunurken kimileri ise bunun bir kıyamet değil yeni bir çağın başlangıcı olacağını söylüyor. Bu coşkulu panik ortamı, bu 3 yılımız kalmış her boku yiyelim sonra yalan oluruz kaosuna bel bağlanması süreci bugünlerde beni ciddi manada yaralayan bir diğer konu. Hiç mi güvenmiyorsunuz bunca yıldır üzerinde yaşadığınız Dünya'ya be vicdansızın kızı veya oğlu... Be nankör kedi ?
Ben kefilim, Marduk 2012'de gelip bize çarpsın ("Canlandırma" aşağıda yer almakta ki bunca yıldır canlandırma yaparak canımızı sıkan ana haber hazırlayan tayfaya armağan olsun bu iğrenç "temsili resim") Dünya gezegeni bundan etkilenmek bi' yana Marduk'u çarpışma manyağı yapar.
Hadi bakalım ! Hodri Marduk ! Çarpmazsan şerefsizsin ! Biz ne badireler atlattık sen bizim için kısa metrajlı Armegeddon filmi gibi kalitesiz bir yapımda oynuyormuşuz hissi verirsin ancak aşağılık gök cismi ! Yıllardır tek tabanca takılıyoruz ve bu durumdan yararlanıp "gezegen ocağı"ndan yandaşlarını toplayıp 15'e 1 gelip bize çarparsanız ayrı ama delikanlı olup teke tek gelirsende ağzını burnunu dağıtırız uzayda parçanı bulamazlar senin onu baştan söylüyorum peşinen.
*
Bayanlar,
Sanıyorum ki bu bloğu okuyan 6-12 yaş aralığında insan yok bu yüzden rahatlıkla konuşabiliriz. Biliyoruz ki sizlerin PMS adı verilen belli dönemleriniz var. Bunlara bir takım reklamcı takımı "özel günler" diyor fakat nesi özel onu da anlayabilmiş değilim hepinizde bir "sıçarımağzına"cı yaklaşım bir tersleme meğili o da ayrı konu fakat aramızdaki bazı öküzleri tenzih ederek söylüyorum biz, erkekler olarak mümkün olduğunca bu dönemlerinizde size anlayışla yaklaşmaya çalışıyoruz. (Bugünde bende bi' liderlik tribi var niyeyse, az evel Dünya'nın adına Marduk'a kafa tutuyodum şimdi komple bi' cinsiyeti temsil eder açıklamalar yapıyorum yalan yanlış) Biliyorum ki benim gibi düşünen milyonlarca erkek var fakat bu noktada kendi adıma hepinizden bir isteğim var, tıpkı sizin bu "özel günleriniz" gibi erkeklerinde özel günleri oluyor ve bu özel günleri bir kısaltmayla STSR yani "Saç Traşı Sonrası Rezilliği" olarak ifade edebiliriz. Ne zaman ki bir erkeğin berbere gitme zorunluluğu geliyor sonra alıyor onu bir asabiyet, bir ottan boktan alınma halleri. Saçı kestirdikten sonra ayrı bir fecahat çünkü araştırmalara göre olmasa bile bana göre %82'si (bana göre dedim) bok gibi oluyor saç kesimlerinin (zaman zaman ben dahil) bu da beraberinde bir can sıkkınlığı, o saç kafaya yapıştırılmış bir saman balyasına kıyasla bir nebze insan saçına benzeyinceye kadar sürekli aynalardan kendini kesen, güvensiz bir hırtı çıkarıyor karşımıza.
Erkeklere karşı bu dönemlerde biraz anlayışlı olun, rica ediyorum.
*
Kredi kartıyla ya da banka kartıyla alışveriş yapmamak konusunda özel bir çabam olmasada piyasaya can veren bir nakit transferi anlayışına sahibim. Evet sahtesi basılan yegane para 100 liralık olabilir ve evet ben dışardan bakıldığında monopoli kasası kadar yüklü geziyor gibi görünmeyebilirim ama belli dönemlerde 3-5 liralık alışverişin akabinde 100 lirayı küçük esnafa ateşleyince karşılaştığım "Yoksa kalpazan mısın lan sen anten kılıklı?" bakışlarına artık yeter. Biz 100 liranın üzerinde ne basılıydı onu unuttuk sen ne adi herifin tekiymişsin böyle ballandıra ballandıra 100'lükler saçıyorum diye anlatıyorsun diyenlere ise tek sözüm ben istemez miyim ki parayı 50'lik halinde alayım ve hatta 20'lik olarak alayım muhasebegümecinden fakat zaten zor buluyoruz parayı ve maaşımı Jamaika Doları olarak verse bi' yolunu bulup TL'ye çevirttirecek raddeye geliyorum nice sefer, kalkıp bu şartlarda "Yavrum şunu 20'lik yapıp öyle getirir misin? Yine de beni sever misin?" diyecek riski alamam. Hakeza benim gibi kart kullanmakla yetinmeyip cüzdana da karşı duranlardansan başlıyorsun macerayla raks etmeye zira o 100 lirayı olur da düşürürsen tarihe kuvars harflerle sıçtığını yazdırırsın. Böyle olunca sürekli bir "Ya çalarlarsa 100 liramı :((((((((((( " korkusuyla yaşarsın hayatı. Burjuvazinin küçüğü olmak bile zor iştir kirvem. Bu bağlamda "Paramla rezil oldum" hikayesine farklı bir boyut kazandırdığı için işyerime, küçük ve orta ölçekli esnafa ve benim gibi temiz yüzlü birine "illegal puşt" bakışları atan Türk halkına sevgilerimi sunuyorum. Ayrıca yeri gelmişken bir diğer bakışlarından rahatsız olduğum AKP bıyıklı Akbil dolum görevlisi sanadır sözüm ; Bana ters ters baktıktan sonra camekandaki kısım küçük olmasa muhtemelen suratıma atacağın o anahtarlıktaki efes pilsen yazılı şişe açacağı büyüklüğünde taşlar düşe kafana emi güzel kuzum. (Yine belirtmek isterim ki böyle 100'lük 50'lik sohbetleri yaptıktan sonra ne küçük hesap adamıymışsın dedirtebilir fakat Akbil'de kalan ve 33, 47, 59, 61 gibi aktarma dahilinde bile asla kullanılamayan küsürat kuruşlar size de gıcığım. Vasıfsız pislikler. Bi' de aklıma bişey daha geldi metrobüse bindiğimde karışık çekme kaset versem size ve onu çalsanız yol boyunca lise servisi tadını yakalayarak daha hoş bir yolculuk yapmaz mıydık ey şöferler?)
*

Sinan Özen misali evlere servis sözümüz var sizinde onda gözünüz var diyerek bazı günler sabah uyandığımızdaki zihnimizi okuyan ocağıma pattes kızartması dikmiş Mekdanılds'ın tahriklerine kapıldım ve aradım onları geçen sabahlardan birinde saatler 11'i gösterirken. Amerikan obezitesinin altın kuralı olarak içine fazladan peynir koyulmuş bir adet big mek'i evime postalamasını istedim telefonu açan naif olduğunu tahmin ettiğim kişiden. Fakat ne dese beğenirsin ?

Abi, usta henüz gelmedi ve fırını yakmadık o yüzden big mek veremiyoruz.

Kendimi tutamayıp "Seni lanet olasıca palyaço Ranıld lanet Makdonald ve senin o lanet big lanet mek'in" dedim ve bir hışımla evi terkeyleyerek en yakındaki markede (bilerek yanlış yazdım böylesi hoşuma gidiyor) doğru seyirttim. Gözlerimle rafları bir Terminatör edasıyla kesip "Hedefe kitlendim" diyeceğim materyali ararken bir süprizle karşılaştım. Şölen markasına sahip Octavia bir zamanlar Milka'ya ait kölesi olduğum ve cennetteki meyvelerle aynı tadda olduğuna inandığım Lila Pause'u tekrar sunuyoruz sizlere vaadinde bulunuyordu bana. Çikilata ve pirinç patlakları dendiğinde bir çoğunuzun aklına Nesle Kranç gelebilir fakat kranç teknik olarak çikilatalı pilav ise Şölen'in Octavia'sı samimiyetimle söylüyorum ki çikilatalı pilav üstü kuru. (Du' bakalım sonumuz hayır olsun) Tavrım net oldu Octavia'dan aldığım ilk ısırıktan sonra : Çığlık attım ve marketin "Kavun'da indirim bir saatliğine kavunun kilosu 39 kuruş" diyerek o bölgeye doğru bir galeyan yaratan goygoycunun mikrofonuna el koyarak "Müjdeler olsun a dostlar sonunda alemlerin en yüce tatlısı tekrar karşımızda." diye bağırdım. Olur da o markette değilsindir diye bu hikayeyi burda tekrarlamak istedim, ürün başına Şölen'den 2 kuruş komisyon alacak kadar küçülecek biri olmadığımı ve sadece herşeyin en iyisini hakeden Türk Halkına bir iyiliğide benim yapmak istediğimi belirtmek isterim.

*

Nihai olarak konu başlığında belirttiğim bir konuyla ilgili bir merakım var. Kına geceleri yapıyorsunuz, yüksek tepelere ev kurmasınlar, babanın atı annenin yelkeni(anneye bakar mısın ? Baba biniciliğe, anne yelken sporuna gönül verdiyse bu ailenin hayvan gibi zengin olması gerek miyor mu bu ne biçim bir halkın bağrından kopuş görüntüsü altında kendiyle çelişen türküdür arkadaşım ?) vesaire bunların hepsine artık alıştım fakat o kınayı ölümüne yakmak da neyin nesi ? Hadi bi' parça kına sürdünüz örftür adettir dedim geçtim fakat küçücük çocukların eline 3.dereceden yanık efekti veren kına yakmanın manası nedir ? Daha kötüsü niye bilmiyorum fakat bazı vatandaşlarımızın elinde o kına sanki 10 saniye evel bok avuçlamışlar izlenimi verecek şekilde renkleniyor. Hadi iğrençleşmiyim ve bunu söylemiyim dedim ama beni zorda bıraktınız. Kalkışmayın böyle travmatik işlere.

05 Kasım 2009 Perşembe

Elalemin ağzı çorba değil ki dökesin...

Ülkeyi Akp değilde "Liberal Hollandalılar Partisi" yönetse şüphesiz ki Seksten Sorumlu Devlet Bakanlığı gibi şu anda varolmayan bir bakanlık türeyecek ve bu koltuk için en önde gelen adaylardan biri eksperliğini şakacı bir şekilde "seksper" olarak ifade edilebilecek derecede bizlere her fırsatta gazlanan Haydar Dümen olacaktı. Yıl sonunda kameraları karşısına alıp "Hizmet sürem boyunca vajinusmuslar ve eşcinsel boşanmalarında ciddi azalmalar oldu, özellikle sado-mazo haklarının korunmasında da büyük mesafe kat ettik ve bakanlığımızın teşvikleriyle muhtelif bölgelerde seks şop'lar açıldı" gibi bir "Biz yaptık" raporu bile sunabilirdi belki. Fakat ister bu makamda olsun isterse de Esra Ceyhan'ın programına çıkıp cinsellik üzerine en doğru açıklamaları yapsın ben Haydar Dümen'in o Kung-Fu ustasından hallice saçlarını ve o beyaz bıyığını görünce söylediklerini ciddiye alamıyorum. Tıpkı daha önce bu platformda kendisini eleştirdiğimiz Murat Dalkılıç arkadaşımızın şarkısında belirttiği sesi sayın Dalkılıç'a Lafontenden masal gibi gelen kız tadında Haydar Bey'in söyledikleri benim kulağıma "Yuuzıskin yiraneeee ne ju lieeeee hogorosaydo hieeeeğee" gibi Korece konuşan birinin anlattığı karate teknikleri gibi geliyor.
*
Hakeza Yiğit Bulut bana bir ekonomistten çok bir "parti boy", bir "ortam yamyamı", bir "tiki star" rengini veriyor ve "evet belki ekonomi konusunda alemlerin yıldızı olabilir ama bir gün gerçek yüzünü daha fazla saklayamayacağı bir durum ile yüzleşeceğiz." heyecanıyla izliyorum onu. Bir gün canlı yayında "Aslında reel faizlerin de etkisiyle konjönktürel olarak 4.periyodda Türkiye Ekonomisi büyüme kat edebilir" gibi bir cümle kurduktan "Yeter ulan ! Daha fazla saklayamıycam bazı gerçekleri" dedikten sonra masa altından bi' kutu Börn ve Absolut votka çıkarıp ve önündeki kahve kupasında bu ikiliden bir karışım yapıp kafaya dikip akabinde bağıra bağıra "Nıı nıı nııı nırı nırı nıı nıı nı nıı nı nııı...Eko no miiii end den cast Borsaaa... Til ay ken get maaay Sedısfekşın... Sedisfekşın... Sedisfekşın..." türküsünü seslendirirken diğer yandan hello cellolukta zirve yapmış disko dansları sergilemesini bekliyorum onun... Kusura bakma Yiğidim... Ben bazı bazı şekilci biriyim kamera önündeki insanları değerlendirmek konusunda ve sende bunun kurbanı oldun. Büyük usta Kayahan'ın da dediği gibi Jöle Saçlarından Sen Suçlusun.

*
Şekilciliğimin hiç mi olumsuz yönde kurbanı olmadım ünlü şahıslar konusunda ? Tabiki oldum. Al sana son örnek. Yıllar yılı "Beyefendi adam" dediğimiz Metin Özülkü'yü tanıyamamışım. Biraz araştırma yaptıktan sonra kendisinin ercan saatçi (cins isim kuralı gereği küçük harfle yazıyorum) ile olan diyaloğunu internet üzerinden izlemek ve hayretlere gark olmak mümkün. ercan saatçinin tavrı beni pek şaşırtmadı fakat ya Metin Özülkü'ye ne demeli ? Meğer o hazan mevsimlerinde çalılıklarda elinde gitar romans yüklü bakışlarla "Ölüm ol da düş peşime ecel ol da al başımı..." diye yardıran o naif adam cümlenin sonunda içinden "Al A.q.!" diyormuş da ruhumuz duymamış. Artık onun albüm kapağını yukardaki gibi görüyorum (Ki o uzaklara fırlattığı keder dolu "Ev geçindirmek, aile bakmak zor işmiş lan, hayat başladı resmen öğrenciyken rahattık... " bakışıyla nasılda manidar duruyor rötuşlanmış albüm kapağı değil mi?) ama artık geçti. Bu konu üzerine çok fazla konuşulabilecek, küçük gibi görünen ama bir evliliğin yıkılmasına sebeb olabilecek farklı nüanslarıda barındırıyor ama o kadarını yazmak istemiyorum. Biraz düşünsen kafanda şekillenebilir hikayenin geri kalan kısmı.
Not : A.q. kısaltması İngilizce Average Quality yani "ortalama kalite"nin kısaltmasıdır ve düşündüğün gibi herhangi bir küfür içermez.
*

Kafanda şekillenebilecek bir diğer şey ise bırak birazı hiç düşünmeden sende şekillenebilecek olan Saba Tümer'in Twitter sayfası. Her ne kadar Saba Tümer Twitter'a yazdıklarını "korumalı" yapmış olsada kendisinin iki kelimeyi bir araya getiremediğini bildiğimden ötürü yukardaki tabloyu hazırladım ben senin için. Bir çoğumuz akıllı uslu cümlelerle uzun uzun konuşurken onun Elmo'dan farksız bir iş yaparak (aslında Elmo daha sevimli bu kadından) kamyon damperiyle para kazanması bana dünyanın ne kadar acımasız bir yer olduğunu bir kez daha hatırlatıyor... O yüzden Saba Tümer konusunda uzun uzadıya konuşmak istemiyorum.
*
Hafiften Star Gazetesi kafası yaşayan ve standardım dışında az yazı çok resim barındıran bu yazının sonuna gelmiş bulunuyorum. Yazıda sıklıkla etkisi gözüken "Selam olsun sana Şuur Fuhuşu... Selam olsun sana ay dost !" havasından kopamama durumu benide şaşırttı (Seni şaşırtmış mıydı ki "de" kullanma gereği duydum ? Hadi bunu tartışalım ) ama hep söylediğimiz gibi : Mukadderat. Alnımızda ne yazıldıysa o...
Oldu olucak madem resimlere bakıp yazıları okumayı sevmeyen bir toplumun bireyisin bi' de Usta Yoda şakası yaparım sana ve öyle terkeylerim bu diyarları... (Madem konu genetiği değiştirilmiş ünlüler gibi gibiydi sezon finalinde biraz da gizemli olan bir "Dikkatli bak şaşır" şeysiyle bitirmek gerekirdi.)
Not : Her yazıda belirtmekten usanmadığım konu Wingman'e de değinelim. Kasım sayısı içerik olarak abazyo gençlerimiz peyderpey değil bilakis bıçak gibi yapılan bir "konsept açılımı" nedeniyle belki bir nebze bedbaht kalabilir mamafih şu da bir gerçek ki pür-i pak bir içerik ile geri döndü. Bende weblog'du ve rövanşa güvenen adamdı derken yine Bab-I Ali'de yetişmiş olmamın verdiği etik anlayışı doğrultusunda bildiğim tüm gerçekleri kimsenin kalemşörlüğünü yapmadan anlattım. (Ayrılarak WingPenguen adında başka bir dergi çıkaracağım ise küllüm yalan bir iddiadır, inanmayasınız böyle şeylere)

14 Ekim 2009 Çarşamba

Farmville'den geldiniz, rezil ettiniz güzelim İstanbul'u.

Haftaiçi her sabah seda sayan programı istikrarında tiksintiye sebebiyet verebilecek işyerine doğru yardırış serüvenim üç aşamadan meydana gelir :
1) Evden kaçta çıkarsam çıkıyım fiks aynı modellerle karşılaştığım Metrobüs istasyonu yolu : Yaklaşık 10 dakikalık bu süreçte her gün aynı bankacılar, aynı liseliler ve aynı dilencilerle pişti oluyorum ve vaziyet böyle olunca şöyle bir nane belirdi kafamda :
Her gün Akbank'ın önünde bekleyen bankacıların isimleri Kemal, Nurten ve Selçuk. Nurten hayırlı bir kısmet, Kemal ise çalıştığı şubede "müdür" olmayı hayal ediyor. Selçuk'un ise kafası karışık. Aslında "sıçarım çarkına, çarkının dişlisine... Vay senin das kapital... İçmem suyundan içmem" diyip çekip gitmek istiyor ama bir diğer yanıyla oraya mecbur o, bilemezsin. Biraz daha ileride duran ve günün birinde üzerinde sahte dahi olsa Liverpool forması gördüğüm her gün aynı yerde oturduğu için kaldırım taşında götünün izi çıkmış dilencinin adı ise Fernando Gaspar. Fernando aslında İspanya gizli servis ajanı ama burda gizli görev ayağına dilenci pozunda. Yıllar evel Valensiya'nın Pezzo beldesinde yaşayan Pilar Domingez'i sevmiş fakat kızın ailesi Gaspar soylu bir aileden gelmediği için kızı vermemiş. Pilar'a kaçalım demiş, buluşmuşlar fakat kızın abisi Huan tam kaçarlarken Pilar'a sırtına bıçak atarak kıymış. Bu olayın travmasıyla hayattan soğuyan Gaspar da gizli servise katılarak ülkeden kaçmakta bulmuş çareyi.
Köprünün kah en başında kah ortalarında karşılaştığım dünyanın en savruk yürüyüşüne sahip ve bir deniz anası kadar eklemsiz olduğunu düşündüğüm kız ise bir gün manken olacağının hayalini kurarak yaşıyor. Bir eczanede çalışıyor ve adı Pervin...
Bu isimleri ve hayat hikayelerini onlara ben uygun gördüm ve bu sayede biz artık bir aileyiz. Bir gün Selçuk'un kredi kartı satışına çıktığını tahmin etsem bile onu göremeyince ya çekip gittiyse diye endişeleniyor, Gaspar'a birisi adres sorarsa dilsizdir o diyerek foyası ortaya çıkmasın diye durumu kurtarmaya çalışıyor, Pervin savrulurken bi' yandan "Seni ünlü yaparım" diyen ve Etiler'de yalandan bir ofisi olan Serdal'a mesaj yazıyorsa heyecandan önünü görmediği için ("Strit Faytır'daki Zangef gibi döne döne yumruklama hareketi") bana çarpar diye kenara kaçılıyorum. Malum insan akrabalarını seçemediği gibi yolda karşılaştığı insanları da seçemiyor. O yüzden onları böyle kabul etmekten başka çarem olmadığını kabullendim ve böyle daha mutluyum.

2) Büyükşehir Belediyesinin sabahları "Metrobüs Şovalyesi" akşamları "Körük üzerinde benzersiz raks" adını verdiği operasyonun başarıyla tamamlanması :
Fransa'da Lö Metrobü, Almanya'da Das Metrobas, Kore'de Hilarisaydooooo Biyanneeeeee ! gibi farklı şekillierde anılıyor olsa da metrobüs ortadan özgürce yardırabilme özelliği sayesinde her ülkede yaklaşık bir cevvalliğe ve atakanlığa sahip. Fakat Türkiye'nin muhtemeldir ki nüfusuna bağlı olarak diğer ülke metrobüslerinden farklılaştığı bir nokta ve bir misyonu var : Her geçen gün "Bir otobüse en fazla kaç kişi sığabilir?" rekorunu geliştirmek. Tabi böyle olunca ne oluyor ? Metrobüs hız kestiği gibi içerdeki insanlar arasında yoktan varolan erkek-erkeğe, bayan-bayana ilişkiler peydahlanıyor. Muhafazakar bir belediye başkanının eşcinsel ilişkileri dolaylı olarak da olsa arttıran bu iblis vasıtayı hizmet olarak sunması ne yaman bir çelişki.
Lakin belli bir yaşanmışlığın ardından Japon kağıt katlama sanatının insan vücudunda da uygulanabileceği ve bıyıklı biriyle 14 santim mesafeden adeta tango yapıyormuşçasına bir yakınlıkta 9 durak gidilebileceğini anlıyor insan. Herşeye rağmen cart curt bakanı geldi diye yollar kapandığında ya da yağmur yağdı böyle oldu düsturundan hareketle trafikteki araçların park halinde beklediği durumlarda tıngır mıngır da olsa ilerlemenin keyfini yaşattığı için ona minettarım.

3) "Son Durak" adlı gerilim filmine hoş bir alternatif olarak "Kanlı Patika" :
Bu süreç metrobüsten işyerine kadar giden yolu kapsıyor ve beraberinde iki bombastik alt-süreci getiriyor.
3.1) Köprü trafiği :
Köprü trafiği dendiğinde boğaz köprüsü zihinlerde belirebilir ama onun dışında trafiği olan bir diğer üst geçitler var. Hemen metrobüsten indikten sonra oluyor bu nane.
Belediyede üst geçitlerin inşaasından her kim sorumlu ise kendisi bazı semtleri Hobbit köyü sandığından ve köprü genişliğini 1,5 insan boyutunda yaptığından ve üstüne bonus olarak seyyar satıcıların o 1,5 insanlık genişliğin 0,75 insanlık kısmını kaplaması sebebinden ötürü metrobüsten indikten sonra Sefaköy ve İncirli-Ömür üst geçitlerinden tekrar kara parçasına ayak basana kadar Kemıl Trofi'de çamura saplanmış bir jipin yaşadığı kadar zor anlar yaşıyorum.
Son bir haftadır her ne kadar engelliler için yapılmış olsa da ara ara o darlıktan ve kağnı temposundan darlanıp rampa tadındaki merdivenlerden inen insanların aslında basamaklı merdivenleri ne kadar rahatlattığını anladım. Zira sağolsun ekipler yıkmış engelliler için yapılan merdiveni ve böyle olunca ciddi ciddi 5 ya da 6 dakika köprü ortasında bekler, adım adım ilerler olduk. Bazen bu zincirleme insan hamlamasının arasına 120 kilo bir dayı ya da 70 yaşlarında bir teyze sıkışıyor ki işte biz o gün tükeniyoruz. Tabi bu sıkıntılı boyutuydu olayın. Bir de tehlikeli kısmı var :

3.2) Ofis insanının önümden yürüyerek benim için yarattığı ivme kaybı :
İşte bu gerçekten can sıkıcı. Metrobüsten indikten sonra "iki yol var" Mavi Sakal'ın da yıllar evel bir şarkısında bahsettiği gibi ve ben hangi ben bazı gün birinden bazı gün diğerinden gidiyorum. Gel gör ki nasıl bir piştileşme bahtsızlığına sahipsen o gün aynı yoldan ofiste karşımda oturan bayan da yürüyor oluyor. Üstelik yine niye olduğunu bilmiyorum ama onu hep 3 metre yakınına geldiğim zaman farkediyorum ve sancılı süreç başlıyor. Aheste çekelim kürekleri felsefesiyle yürümeyi kendine ilke edinmiş bu bayan benimde hızımı kesiyor. Karşı kaldırıma geçip ordan hızlı hızlı yardırıp tekrar onun olduğu kaldırımda takribi olarak 25-30 metre mesafe bıraktıktan sonra önüne geçene kadar "Ben giderim o gider, peşimde tın tın eder" sözünün can bulmuş hali oluyoruz onunla. Peki bu amansız kaçışımın sebebi ne ? Birincisi yavaş yürüyor. İkincisi yürüdükçe konuşmak mecburiyetindeyiz ve ben sabahları müzik dinlemeyi seviyorum.
Haftanın beş günü bu iş yolculuğu, iş bayıklığı ardından iş değiştirmeye yönelik tribasyon-zaman grafiğim aşağıdaki gibi oluşmakta :

Durum böyle olunca "iş" olarak :
Kah Dominos'un Extravaganza adını verdiği "bol mikarda herşeyli" muazzam-ı hamuruna münhasır pizzasına rakip olarak piyasaya Extramaganda adını vereceğim bol miktarda kokoreçli ve tantunili bir pizza sürmek geçiyor aklımdan kah korsan kitap işine girmek...
Fakat korsan kitap konusunda biraz daha farklı planlarım var. Direk olarak yazarın korsanı olmak düşüncesindeyim. Misal Cezmi Ersöz adıyla "Yaban Mersinimsi Sevişmeler" ya da Tuna Kiremitçi adıyla "Yelken Açtım Aşkın Labirentlerinde" gibi bi' kitap yazsam it gibi satar gibime geliyor. Hatta baktım satışlar iyi gidiyor daha da büyük düşünüp Gabriel Garcia Marquez adıyla "Bağbozumu Hüsranı" ya da Paulo Coelho adıyla "Nevrotik Bahçivan" gibi kitaplar bile yazılabilir. Sanırım bunlar son kozlarım. "Hayat zor" derlerdi de bıyık altından hassktir derdik eskiden fakat haklı çıktılar. Hatta bu görüşe o kadar hak verir oldum ki bayramlarda kapıyı çalıp şeker isteyen çocuklara asla kapıyı açmıyorum. Belki cimri pezevenk iki şeker alıp dağıtmayı çok görüyor bize dedikten sonra boyunları bükük ayrılıyorlar kapımdan ama farkında olmadan onlara önemli bir hayat dersi veriyorum aslında : "Bize hep söylendiği gibi hayat zor ve süprizlerle dolu. Hayatta her çaldığınız kapı suratınıza açılmayacağı gibi bazıları açıldıktan sonra suratınıza kapanabilir, bazı bazı ise açılan kapının ardından yüzünüze gülen birisi tam size şeker verecek sanırken elinize ayşekadın taze fasulye bırakıp kapıyı yüzünüze kapatabilir." (Tamam lan tamam, şeker almak da işime gelmiyor ama daha öncelikli olarak didaktik olma derdindeyim.)
Geçenlerde bir alışveriş merkezinde "Komşu Fırın" adındaki yere girince daha iyi anladık bunu. Daldık içeri, bir afacan hamur işi, ıspanaklısı, sosislisi ve patateslisi var. Adı : Börekitas. Yunan gıdası mıdır nedir lan galeyanına getirmeye çalıştığım arkadaşım bu provakatörlüğüme gelmedi ve bir adet sosisli börekitas alıp 1 lira verdi karşılığında. Sonra şunu farkettim. kilosu 22 liraydı. Uzunca bir süre kasada duran adamın gözlerine baktım ama haykırmak istediklerimi anlamadı. Oysaki şuydu gözlerimdeki bakışın manası :
"Be pezevenk... Patetesin kilosu, ıspanağın kilosu ve sosisin kilosu aynı fiyat mı ? Değil... Peki neden patatesli de olsa sosisli de olsa börekitasın fiyatı aynı ? Senin bu yaptığın kitapsızlık değilde nedir ?"
Şüphesiz ki Oya Başar olsaydım kulağımın kenarında bir çiçekle sanki altıma sıçıyormuş gibi bir ifadeyle "Ülkenin kasasının başında duranlara yıllardır bakıyoruz ama bizi anlamıyorlar anacığım" gibi bir mesaj verirdim yazının sonunda ama Allah'ıma bin şükür ki zerre alakamız yok benzerlik olarak. Gene de düşünmeden edemiyorum a dostlar :
Bir civcivin rahatlıkla yarım günde yiyebileceği bir börekitas, 600 lira maaş alan bir adamın ayda kazandığı paranın 600'de 1'i yani yaklaşık 1000'de 16'sı ise nasıl olacak bu işler ?

Bu yazıyı saygıdeğer Yeşilçam emekçisi Sayın Tolga Savacı Bey'e ithaf ediyorum...
(Ona bakarsan yazının başlığınında bi' alakası yok yazıyla... O değilde bu mu garibine gitti?)

28 Eylül 2009 Pazartesi

Gereğinin yapıldığını farz ederim.

Bir gece ansızın, hesapsızın, vurdumduymazsızın bir şekilde, Kral Tv musiki ödülleri gecesindeyken, "en iyi çıkış yapan erkek sanatçı" ödülünü sahnede büyük bir kıvanç ve mağrur bir "smayli" ile kucakladığım o özel anda ve o gurur dolu basma-kalıp teşekkür konuşmalarından birini yapmak üzereyken Kanye West yamacıma yanaşsa ve lafımı balla keserek "Dostum ! Tuğkan senden daha iyi bir çıkış yaptı, ödülü o hakediyordu çünkü Tuğkan'ın Teke Zortlatmasında bile çok sevdim seni adlı şarkısı son 25 yılın en büyük müzik olayıdır" deme ihtimali açıkçası beni çok da ürkütmüyor. Ürküntülerim daha başka başka... Farz-ı misal-i lugat it Türk ; baliyi ya da tineri burun nahiyesinden Tarkan tadında hüp diye içine çekmek suretiyle "bir tatlı huzun almaya geldim Pensilvanyadan" diyen "gizli vampir" bir arkadaşımızın yanından geçtikten sonra sırtım dönük iken peşi sıramdan koşarak beni bıçaklaması ihtimalinden ya da hamile bir kadını taşıyan "fest end furyus", "şad ap end draaayv draaayv draaaayv" kafalı Rihanna yan koltukta oturuyormuşçasına bas gaza aşkım bas gaza bir anten tarafından ya da niid for spiid düşkünü 250'yle gider kış günü olan bir insan evladının, baba olmadan önce katil olması ihtimalini doruğa çıkarır şekilde ters yönden gelerek bana çarpması ihtimali ciddi bir biçimde beni ürkütüyor. Ben istemez miyim o gencin madde bağımsızlığını ilan etmesini ? Ben istemez miyim o kadının cep telefonuna "2 saat içerisinde doğum yapacaksınız lütfen en yakın hastahaneye ya da sağlık ocağına doğru yardırın" mesajının gelmesini ve ona göre hareket etmesini ? Olmuyor be kirve. Şu hayatta her istediğimiz gerçek olmuyor.
*
Dur dur bitmedi o konu henüz kapanmadı, kanma sakın bir satır yukarıdaki konu ayıracı yıldıza... Zira diyeceğim o ki : Her Taksim-Bakırköy dolmuşuna bindiğimde ya da onu trafikte seyirtirken gördüğümde aynı şeyi düşünüyorum : Bu aracın bir yerlerinde doğum yapacak olan bir kadın olmalı. Bizzat kendim seyahat ettiğimde uzun uzun yolcuların yüzüne bakıyorum : "Şu adam doğum yapabilir mi?","Peki ya şu yaşlı amca?", "Peki ya şurdaki dayı?" ... (İstanbul'da gecenin belli bir saatinden sonra bazı bazı dolmuşlarda sadece adamlar olabiliyor.) Dolmuş tabanını beyhude bakışlarla inceliyorum kimin suyunun geldiğini görmek için... Çünkü hep 150'yle gidiyoruz sarı ve kutu gibi aracın şöförü kim olursa olsun.
*
İstanbul Bahçelievler dendiğinde akıllara önce şu cümle düşer : Uzak. Bir fotoğraf karesi. Bir sinematik anlatımdır Bahçelievler. Böyle dedim diye Barış Manço'yu yad ederek "Nuri Bilge Ceylan gibi kaçılan , seke seke buzlu çaydan geçilen, nazo gelinin ayağına dövme yaptırdığı bir yerdir her-hal' !" diye düşünüyorsan yanılıyorsun. (Bir ceylan kelimesi neleri değiştiriyor, gör hele.) Her yer oto galeridir Bahçelievler'de. Filhakika pek de sevmezdim oto galerileri fakat gün itibari ile onların değerini daha iyi anladım. Sevmezdim diyorum çünkü yavaş yavaş kapatılıyorlar başka bir ortak alanda (İstanbul il sınırları içerisinde fakat görüş mesafesi dışarısında olması muhtemel olan) toplanmak üzere bir bir yitip gidiyorlar, Baran otomotiv, Nazcar (kelime oyununa gel), Zeybek otomotiv derken bir bir kaybediyoruz onları... Üzüntümün sebebi ise "Giden geleni aratıyor" sözünü söyleyeni çenesinden öpmeye sebebiyet verebilecek olan fest fud şeysileri. Galerilerin yerlerini şunlar aldı artık Bahçelievler'de : Etiler Büfe, Marmaris Büfe, Etiler Marmaris Büfe, Etiler Marmaris Park Büfe, ÖzMarmaris Büfe, Hakiki Etiler Büfe.... (Bi' de tek kelimelik olanlar var beni benden alıp çilelere salan : "Acıktım", "Doydum", "Yedim", "İçtim", "Sıçtım" (Galeri yerine açılan tek tuvalet)
Buradan tüm yatırımcılara sesleniyorum. Ben ve benim gibi bir grup insan nereye baksa Fest Fud ve antik kuntik türlü kahve dükkanı görmekten sokağa çıkamaz hale geldi. Ne açtığınız hiç mühim değil sadece farklı olsun açacağınız dükkan. Samimiyetimle söylüyorum bugün Bahçelievler'de kapanan bir oto galeri yerine erotik şop açın kapısında kuyruk olmazsa gel ben sana Etiler Büfe'den hayat boyu dilli-kaşarlı yeme hakkını sunan mega sodekso kuponu vericem. (Erotik şopun adını da tek kelime isimli fest fudçulara ve bazı bazı abazyo gençlere gönderme olarak "Özledim" koyun hatta... (Hahhaayt ! İronilere gelesin))
*
Hicri 1421 yılında aklıma "Sunny tenefüs" gibi salak bir kelime oyunu geldi ve önce neden böyle şeyler hep benim beynimi buluyor diye efkarlandım. Akabinde belkide portakallı ve bir o kadar da gazlı olan Sunny adlı içeceği ağızdan ağıza aktaran ve bu metodla yaşama döndürmeye çalıştığı kişiyi öldüren bir adam ve onun yaşadığı büyük dramayı anlatan bir "sanat filmi" çekmeliyim fikri geliyor aklıma. Fikri Sağlar'ın bir siyasi partiden çok bir reklamcıya ait isim olması gerektiğini düşündüğüm anlarda (Öyle fikri sağlayıp kaçmak yok ama fikirle ilgili projeyi tamamlamadıktan sonra bedbaht bırakmış olursun insanları, yazıktır.) diğer yandan buğulu bir aynaya yazdığım "Bu çekeceğim filmi Norveç sinemasının dahi çocuğu Brag Lansen ile Kamerunlu kısa film ustası Buishleri adlı iki yönetmenin ortak yapımı olarak ateşlemeliyim piyasaya zira sanatseviciler değil midir ki bu tip kuntasyo filmlere bayılanlar ?" cümlesi ile kesiştim. Ne hoyrat, ne derbeder günlermiş onlar...
*
Nihai olarak bir self-serzenişten yola çıkarak yapılmış nazik-hatırlatma :
O zamanlar gencim... 1 yaşımdan gün alıyorum. Cin gibiyim. Beyin pırıl pırıl. Daha karşımdaki Leb demeden ben Big Lebowski demek istediğini anlıyorum. Boş vakitlerimde anne sütü içiyor, memeli familyasına ait canlıların bütün özelliklerine sahip olmasına karşın sürüngen bir yaşam duruşundan taviz vermeyenlere tepeden bakıyor, onlara hor-görü ile yaklaşıyorum.
Lan diyorum sizinkisi hayat mı ? "Haftanın büyük kısmını işte geçir sonra 2 gün kendini şaşırmış şekilde eğlen... Hayat mı lan bu bre antenler sürüsü ?" Gibi artistliklerin zirvesindeyim. Mamafih insan büyük İzmir Lokması yemeli ancak büyük konuşmamalı. Yıllar geçti, kafa çalışmaz, hafıza paslanır olunca bende kertenkeleden hallice bir iş yaşantısına dahil oldum. Bu sırada bazı bazı yeni iş görüşmeleri, yeni dış görünüşler(takım elbise?) ve yeni iç sürünüşlerim(şartları daha iyi bir kısır döngü yaratma çabası neden? sorusu eşliğinde) oldu. Beni bu döngüden kurtaran ve Kızılhaç gönüllüsü kadar temiz duygularla aralarına katıldığım bana "yaz hele" diyerek fasulyeden ikinci ve keyif aldığım bir iş yaptığım hissiyatı yaratan ve şu sıralar ekim sayısı için yarıl yarıl yardıran Wingman ekibine teşekkürlerimi sunar ve bu vesileyle bu satırları okuyan bilinçli bilinçsiz, ayırım yapmadan herkese hatırlatırım :
Wingman, ela gözlü bir çöl ahusudur. Ekim sayısında kendilerine karşı desteğinizi sakınmayın. Wingman'i sevin, koruyun, kollayın çünkü o sizin için herşeyin en iyisini istiyor. Yeni sayı haberini tez almak isteyen Tivitır'a koşabilir, daha da iletişmek isteyen bizzat-i muhterem mail atmak suretiyle coşabilir... Oh... Hayat sana güzel.

07 Eylül 2009 Pazartesi

Dünya-ahret-bilim-kurgu Android Bacımsın.

Öncelikle bilmeni isterim ki bu sayfayı daha çok ziyaret edersen bu sayfa reklam alır ve sayfa sahibi kazanır, sayfanın sahibi evine ekmek götürür, fırıncı kazanır, fırıncı küreğini yeniler, Fış Fış Kayıkçı'nın Küreği A.Ş kazanır, kürekçi olimpiyata katılır, ülkemiz adına altın madalya kazanır, kayıkçı ise kazandığıyla akşama fincan böreği alır, börekçi kazanır... Fakaaaat ! İşte tam burda dur ! Börekçi bir gün başka bir gün başka para kazandı benden.
Ramazan-ı Şerif tarafından tutuklanmadım (Tutuklanırsan haklarını okuyacaklar (Oruç tutmama hakkına sahipsin, tutmadığın oruçların tümü ahirette aleyhine kullanılabilir, koruyucu melek tutma hakkın var tutacak kadar sevabın yok ise İlahi adalet senin için bir koruyucu melek atayacaktır... Ve bunun gibi)) ve bir öğlen üzeri işyerinden dışarıya doğru seyirttim. "Köşedeki börekçi" olarak andığım yere girdim ve "Bir porsiyon kıymalı bööööörek, bir de kapalı ayran istiyorum" dedim. Tıpkı öğrencilik yıllarımdaki gibi bir porsiyon kıymalı böreğin yapısında şu bileşenler vardı :
- Sembolik olarak 5-6 tane kıyım ve kıyma kokusu
- 20 hektarlık bir soğan tarlasının 30.000'de 7'si kadar soğanın kıymalaştırılmış hali
- Yüreğin kadar olmasa bile yufka
- Çok şımarık bir kız çocuğunun ağlandığı sırada ayağını yere vurarak şu sesi çıkardığını düşünelim : Yaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa ve sonunda bir "Ğ" ekle ona.
Ya da 20 paket çitosu havanda ez sarımsak gibi ve elde ettiğin yağı böreğe fırça ile sür. Oh mis...
Öğrencilik hayatımdan kelli (felli biriydim öğrenciyken, kel ve foduldum aynı zamanda.) dışarda en iğrenç yemeği bile yeme konusunda siyah kuşak sahibi olduğumdan böööööreği afiyetle yedim. Adını bir daha asla hatırlamayacağım markadaki ayranı içtim ve hiç tanımadığım bir kasiyere usulca sokulup "Kaç lira?" dedim. 3 lira dedi, bende "al şu 250 Japon Yenini üstü kalsın" dedim ve dükkandan çıktım. Kendisine "çapraz kur" yaptığımı sandı ve bana bir öpücük attı. Bir gün aradan sonra tedirgin bir biçimde tekrar börekçiye gittim (O bir gün arada ne yediğimi daha sonra anlatıcam) ve aynı kombinasyona koştum. Bu sefer 2,50 dedi. "Ülen hani 3 liraydı ? Petrolün variline mi endeksli börek fiyatlarınız ?" gibi bir çıkış sergilemek yerine takma bıyığımı takıp altından güldüm ve mekanı terk ettim. Bir daha da o börekçiye gitmedim çünkü bir öğleden sonra ansızın "17 lira 85 sent" gibi benden talep edilen bir mebla beni hazan mevsimlerine sürükleyecekti ve bunu yaşamak istemiyordum.
Börekçiye gitmediğim aradaki bir günde ise "Döner Ayran 1 lira" afişi uzaydan gözükebilecek bir yere girdim. "Tavuk döner istiyorum bir de ays ti" dedim. Önümdeki kadının da ays ti istedikten sonra kendisine sorulan "Neli olsun abla?" sorusuna verdiği "Kayısılı var mı?" kontra-soru-cevabıyla martılar midemi parçalayıp sabah yediğim simidi kapmışçasına bir haldeydim ki benim dönerim ve ays tii'm geldi. Ziyadesiyle yedim, içtim, bir yunan vatandaşı gibi "Hamdolakis" dedim ve borcum ne kadar dedim ? Cevap netti : 3 lira.
Evet... Şimdi kombinasyonlar, permütasyonları ve gerekirse hiper tansiyonları tekrar kontrol edelim :
Döner + Ayran = 1 lira
Döner + Ays Ti = 3 lira
Üst satırı -3 ile çarpıyoruz ve bu iki denklemi topluyoruz.
Aysti - Ayran = 0 Lira

Kafan karıştı değil mi ?
Evet. Bende bu basit matematik işleminin ardından kadına "Döner ve ayran 1 lira ise ve ben döner ve aysti içtiysem, kutu aysti takribi olarak 2,25 Türk Lirası mı diyorsun sen bana? Hayır ays ti o kadar astronomik değil dersen bu seferde ayran eksi bir değer ve o mu fiyatı düşürüyor? Gibi bir soru sormak durumundayım" cümleleri ne de güzel olurdu ama hayır... Daha bitmedi.
2,75'lik fiyatıyla neredeyse bir tanesi yaklaşık olarak (Kesin olarak diyemiyoruz) bir porsiyon kıymalı börek ve ayrana denk hale gelen Efes Extra, evimin 58 metre yakınında açılan Carrefour'da 2,15 liraydı. Ramazana özel olarak düzenlenen bu "Raydan çıkarma kampanyası" (5 tane alana sonuncusu bizden gibi bir hesap çıkıyor ortaya) süre giderken dün çok ilginç bir manzara gördüm bira reyonunda ve resmettim hemen cep telefonuyla. Efes Extra bir anda 15,25'e fırlamıştı. (Uzun süre "6'lı", "8'li" gibi bir ibare var mı diye baktım 4 kelimelik etikete ama yoktu öyle bişey, tane 15,25'ti... Yersen) Önce fiyatlandırma bölümünün satanist çalışanları bira fiyatlarını aşağıya çekerek insanların imanlarını sarsacak bir tavır sergilemiş, sonra ise etiketlendirme bölümü çalışanları ("Hassk... Yok ki lan öyle bi' bölüm!" deme hemen, kurgu yaratmaya çalışıyorum burda, biraz saygılı ol) ise kendi silahlarıyla 2,15'lik extra'lara şarap fiyatı çakarak ruhlarımızı kötülüklerden korumuştu.

Gönül isterdi ki kasada bana 4 Extra bi' de fil fıstığı için 62,30 gibi bir sayı söylensin ama olmadı... Daha da eğlenceli olabilirdi oysaki.
Wartkes Tewekelyan arkadaşımız (kel alaka, tanımadığım insanlarla ilgili konuşurken isminin akabine bir "arkadaşımız" eklemenin yarattığı zırva efekti bambaşka oluyor) ise bu indirimden fazlasıyla yararlanmış ve tahminlerime göre minimum 21 adet extra içmiş. Yoksa böyle şeyler yazmazdı :

*
"Türk pop müziğinin çivisi çıkmış diye kaç kere söyledik biz çocuk sana bir türlü kulak asmadın lafımıza hadi bırak onları gel yanımıza" gibi haşin cümlelerle seni yeni kartellere ortak etmek istememin son sebebi Murat Dalkılıç arkadaşımızın (Ahah bak gene!) son şarkısı : La Fontaine. Şöyle buyuruyor mikrofona Dalkılıç :
Nasıl bir ses tonun var / Ne söylesen masal gelir La Fontaine'den
Sonra diyorlar ki bana "Ağır konuşuyorsun hafif batı müziği icra eden san'atçılarımız hakkında". Gülüm, şimdi olayı tekrar gözden geçirelim : Her ne kadar nadiren insanları masallarında kullansada La Fontaine'in yegane mevzusunun Fabl, yani cansız cisimleri konuşturarak masal yazmak olduğunu biliyoruz. Kaldı ki "Sesin masal gelir Andersen'den" de "Sesin masal gelir Tolkien'den" de, laaan hatta "Sesin masal gelir Dede Korkut'tan" de ona da tamam. (Tolkien desen "bir elfe gönül vermiş" der geçerim.) Fakat La Fontaine dediğin zaman bu utanmaz arlanmaz adam ata, eşşşşeğe, horoza belki daha da kötüsü tencereye, tavaya aşk-meşk şarkısı yazmış diye düşünüyor, çocukların ruhsal ve fiziksel gelişimini her saniye düşünmeden edemeyen RTÜK böyle sapık ilişkileri aleni şekilde öven eserlere nasıl yasağı basmıyor çelişim kümesini aklımdan çıkaramıyorum.
*
Çok merak ettiğim bir durum ise şudur : Var mısın Yok musun?'a katıldım diyelim ki ve öyle bi' seri yakaladım ki son iki kutuda 10 lira ve 25 lira kaldı. Hamdi Bey telefon açıp "16 lira teklif ediyorum, gündüz tarifesi açtırırsan taksiyle eve dönersin, hatta 2 lira da artıyor onla da bi' ıslak hamburger yersin Bambi'den" mi diyecek ? Niye hep bir büyük bir küçük kalıyor arkadaş o yarışmanın sonunda ? Artık kime gelir bilmiyorum ama ciddi şekilde yarışma sonunda 1 lira ve 2 lira'yı bırakmayı başaran birilerini görmek istiyorum. (Büyük ihtimal Hamdi'nin telefonu çalıp çalıp açmayacaktır ama genede görmek istiyorum o anı.)
*
İsim çok mühim diyorlar marka konusunda. Peki tamam. Kabul. Maykıl Cordın, Maykıl Ceksın, Mençıstır Yunaytıd, Feysbuk hepsi ismiyle de parlayan değerler oldu bugüne kadar o da tamam. Fakat "Pull and bear" diye bir marka ile nasıl oluyorda o dükkanın içerisi mahşer yeri oluyor ben bunu anlayamıyorum. Çok afbuyur tivıtıra da belirtmiştim hadi burdan da iddia ediyorum (Ki yarın öbürgün lotoyu tutturursam, herhangi bir alanda bu ismi kullanmayanında ağzına fare girsin.) ben "Çömel ya da Bamya" diye bir markaya sahip olsam 2 ay içinde batarız. İstersek çok gerekli bişeyi ucuza satalım gitmez o mal. Fakat gel gör ki markanın adı "Seventeen Evergreen" olsa, ondan sonra istersen civciv gagası sat istersen çay kaşığı kılıfı, gene batmaz o marka gene batmaz, bu kadar da eminim bu konuda.
*
Tüpsüz dalışın öncü ismi Yasemin Dalkılıç ! (Aynı soyadlı fakat alakasız iki kişiyi aynı yazıda kullanmak içindi bu çabam) Az biraz yüreğin varsa Eminönü'ndeki 2 alt geçide tüpsüz dal ve yürüyerek öbür tarafından çık tünelin. Nicedir geçmemiştim o alt geçitlerden fakat bu sefer çok darbeli oldu ve Mahsun yapmamış olsa o tünelde yaşadığım(ız) acılarla ve tünel sonunda görülen ışığın insan hayatında ne büyük bir umut olduğuyla ilgili "Güneşi gördüm" adında bir kısa gerilim-belgeseli çekmek istedim. Ben daha önce doğru düzgün koku almadığımı söylemiştim. Fakat o tünellerden birinde biri bayan iki adet umumi tuvalet var ki... Evet, kalabalık bir nokta ama o insan yoğunluğuyla o koku yoğunluğunu oluşturmak kolay değil. Teorimde sabitim :
Tuvaletlerde sabit maaşları olmayan sürekli su içen ve Eminönü lahacunu, Eminönü tavuk görünümlü martı döneri ve balık-ekmeği yiyen ve buna bağlı olarakta işeyip, sıçtıklarına göre Eminönü'nün doğal yapısını korumak isteyen Eminönü Belediyesi'nden prim alan çalışanlar var. (En saçma olanı ise hadi bizim millet alışkın ama yerlerde zehirlenip ölmüş turistlerin cesetlerini ararken hepsinin gayet sakin biçimde tünelde sağa sola bakınarak ilerliyor oluşuydu.) Eğer iyice yürekliysen tuvalete de girer bi' bakarsın Yasemin. Kusuruma bakmayasın ama benim dukkam yemedi o kadarına.
*
Hazır anlamıyorum demişken son bi' tane daha var aklıma takılan : "Baby On Board" yazısını arabanın arka camına yapıştırmanın manası nedir ? Ya da şöyle diyelim : Banane ulan senin bebeğin varsa. 180'le gidiyorum diyelim ki ve arkadan sana bindiricek bir trafik canavarıyım son anda arka camındaki "Baby on Board"u görüp yol kenarına mı kırmamı bekliyorsun direksiyonu ? Ya da yeşil ışık araçlara yanarken ve sen arka camında "Baby on Board" yazan arabanla 10 saniye boyunca harekete geçmezsen "Ay dur kornaya basmayayım bebek uyuyodur" mu derim ? Böyle saçma sapan uyarı yapışkanlarıyla asabımı bozmayın benim.
*
Wingman 1 Eylül itibariyle yeni sayısını yayınladı ve bana kalırsa bu sayı oldukça sofistike ve bir o kadar da elegant oldu. Özelikle psikolinguistik ve morfoloji ile ilgilenenler için kaçırılmaması gereken bir sayı diyebileceğimiz gibi daha anlaşılır şekilde bahsetmek gerekirse : Kızlar güzel, fotoğraflar canavar, içerik 10 numara... Üstelik çekilişsiz, kuponsuz sadece bir tık uzaklıkta. Vad a vandırful vörld... (Dünya sana güzel)
30243094.kez olmakla birlikte aynı şeyi tekrar söylüyorum ; WeBlog şeysine katılmak isteyenler arşivlerinden bir yazıyı cornelius@wingmandergi.com 'a ateşleyebilir. Çekinmeyin, ayağınızı korkak alıştırmayın. O'nun dışında bir de Rövanşa Güvenen Adam aynen devam ediyor ve bu ay karton oyunlar dünyasıyla ilgili (Monopoli'den Tabu'ya, Tvistır'dan Skrabıl'a kadar) yekten ne biliyorsam öksürdüm. Bir dahaki aya kısmet artık... (Tabiki biliyorum lan bi' dahaki aya ne yazıcağımı, sadece artistlik yazar tribi yaptım hani "son anda ilham gelirse yazabiliyorum" gibilerde. Ahah ! Yedin mi yoksa?)

20 Ağustos 2009 Perşembe

Sen burdan yokken hayat çok klişeleşmiş bir altın gününü andırıyor bana ve masanın üzerinde "kısır dönüyor" her altın gününde olduğu gibi...

"Türkü Bar"a gitmeli miyim halen bu sorunun cevabını kellemin içindeki pembe etin keskin virajlarında netleştirebilmiş değilim. Gitmesine gidiyim diyorum fakat türkü bar girişinde damsız almıyoruz modelinden yola çıkarak "Temiz yüzlü almıyoruz, kirli sakal bırakın öyle gelin" ya da "Kösele ayakkabısız almıyoruz, parmak arasıyla geleni depoya çekip ağzını burnunu kırıyoruz ; Bilgilerinize arz ederim" dendiği anda yaşayacağım şok beni benden alacak çilelere salacaktır. Türkü bar demişken akciğerimin sol tarafı kadar sevdiğim diğer blog projem (Ota boka olur olmadık yerde "proje" demeyi seviyorum) şuurfuhuşuna da selam etmeden geçmeyelim... *
Ayakkabı bağım çözüldüğü zamanlarda karşıdan gelen insan olarak o bağın fütursuzca yerlerde gezişini 1,1 saniye içerisinde idrak ettikten sonra gözümün içine bakmayın, bu olayı o kadar da büyütmeyin, istirham ediyorum. Bu durum benim zerre umrumda değilken sizdeki manasız gergin ifadeler, "Ay şimdi basıcak vallahi ! Aaaay ! Düştü düştü !" paniğiyle yanımdan geçmenizin sebebini anlayamıyorum. Görüyorsunuz ki elimde bir market torbası oluyor bu olay esnasında ve o torbanın içerisinde bilmeyenler için söylüyorum ekseriyetle cam şişeler oluyor. Bu cam şişelerin tanesi devletimizin über "taraf"sız vergi politikalarına rağmen (E kaç defa ironi sen bizim herşeyimizin diyeceğidim anlayabilmen için?) tanesi 2,58 TL'den can buluyor ve ben sırf ayakkabı bağım çözüldü diye o şişeleri yere bıraksam ve o şişeler kırılsalar (Normalde kırılmaz ama ben böyle boktan bi' iş için torbaları bırakırsam kırılır, anlatması güç bi' durum) bu kadar fuzuli bir iş uğruna kırıldığı için feci şekilde canım sıkılır. En uzak mesafeden bağcığımın çözüldüğünü farketsen bile takribi olarak en fazla 5,2 saniye boyunca birbirimizi görüceğimiz ve farklı istikametlerde yollarımıza devam ettiğimiz için seni mutlu etmek umrumda değil kaldı ki kafanı kırarım ama o bira şişelerini kırmam derecesindeyiz seninle bu yüzden sende aynı hissiyatı benimle paylaş ve endişe etme bağcığıma bakarak, hatta düşersem gel bi' tekme de sen at.
*
Aynı gün içerisinde 4 saat ara ile 2,5 saat x 2 formüllü şehirler arası yolculuk yaptığım geçtiğimiz günlerde ve bu seri şekilli şehirler arası yolculuklar sonrası eve geldiğimde daha öncede burda bahsettiğim kadim ayvalık tostum Stefın Havking'le aramda bazı farklar ve bu farklara bağlı bazı olası sonuçlar oluştu :
- Ben Stefın Havking'in yürüyebilen versiyonuydum.
- Stefın Havking benim düşünebilen versiyonumdu. (Ayrıca bu durum haricinde de benden 800 İQ fazlası olan versiyonumdu)
- O gün wingman için 2 adet yazıyı editleyip büdütlediğime ve hatta bi' kısmını baştan yazdığıma göre düşünmeden yazabiliyorum demektir.
- "Düşünmeden yazabiliyorum öyleyse malım" diyerek de Dekart'ın mezarındaki kemiklerine selamı çakarım.
*
Bir hayalim var ! Demişti Martin Luter Kral... Benim hayalim şu ; İstanbul-Edirne otobanında, Çorlu'da konumlanmış, gidiş yolunda sağda kalan "Avrupa Serbest Bölgesi"'nin aslında ithalat ihracat gümrük ve buna benzer ciddiyeti had safada işlerle uğraşmak yerine Avrupa'lı vatandaşların ülkelerine dair en "Serbest" halleriyle o alanda türlü varyete yapmasını düşlüyor ve oranın önünden geçerken her seferinde kafatasım otobüs camına yapışık bir biçimde hemen ilerideki sarı prefabrik yerde Holladalı'ların yaşadığını, marihuanalı kek yiyip, özgürce gay/lezbiyen takıldıklarını, hemen ilersindeki ahşap binada Fransızların şişe şişe şarap içip, "sanat filmleri"çektiklerini ve onlarında sağındaki köhne tesiste ise Norveç'lilerin satanist ayinler düzenlediklerini, papaz doğradıklarnı "falan" geçiriyorum aklımdan... Evet, işte orası gerçek Avrupa "Serbest" Bölgesi benim için.
(Mühim olmayan not : Her ne kadar bu ihtimal kıyamet alameti kabul edilen Yecüc ve Mecüc'ün aslında Bülent Ersoy ve Armağan Çağlayan olması ve bizden bunu şimdiye kadar gizleyip 2049'da basın toplantısıyla açıklayacakları kadar düşük bir ihtimal olsa bile (Yecüc ve Mecüc hep daha sevimli canlandı gözümde) Hollada'lı biriyle evlenicek olan fakat aynı anda da yobaz olan gençlere sesleniyorum: Düğününüzde Haremlik/Selamlık yöntemini izlemek istemediğiniz sonuçlara neden olabilir ve "Abdestleri" koruyalım derken bir anda teyze kızınız Müesser ile kız tarafından Klara yengenin ortanca kızı Camilla süpriz bir şekilde yeni bir ilişkiye yelken açabilir... Madarasyonda sınır tanımayan bi' halde aileye mahçup şekilde kalırsınız ortada ve en kötüsüde Büyük Dedenizin (107 Yaşında) "Beeen... dediiim (zor konuşuyor,evet) sanaaa... sanaaaa Kasım Bey'in torunuuu Ulviye'yi alalııım diyeee.... Kör olmayasıca toruuuun....! Toruuun... Artık ötmez boruuuuun !" (Son cümleyi canım istedi ben ekledim, dede söylemiyor tabiki böyle şeyler, 107 yaşında beyindeki kafiye bölgesi çoktan körelmiş olur) sözlerine maruz kalırsınız ki o yüzden en baştaki uyarımı dinleyin ve "Karma çayır düğünü" yapın. Onlar marihuanalı düğün pastası yer sizinkiler rakıma bağlı yüksek oksijenden mallar böylece ortak bi' paydada buluşur ve kazasız atlatırsınız düğünü.)
*
Dün Mecidiyeköy'de bi' yere ilerlerken birisi koluma dokandı. "Kulaklığa rağmen adres soran ve küfür yemeye doyamayan bir apaçi ile daha karşı karşıyayım" diye düşündüm ilk anda. Kalantor görüntüsü, posaki bıyıklar ve sonrasından yaşadığım enteresan şoka bağlı olarak kendisini mayolu boy fotoğraf çekimindeki gibi kestiğim için gayet düzgün bir kıyafeti vardı üzerinde. He birde elinde cep telefonu... Diyalog şu :
- (Kola temasa bağlı olarak) Efendim ?
- Burdan Ümraniye otobüsleri kalkıyomuş...
- Hiç bilmiyorum...
- (Agresif şekil ve yüksek perdeden) Bilmen şart değil zaten !!!
- Eee ?
- Bizim kayınbirader ameliyat oldu da 2-3 lira bi' para lazım bize yardım edebilicen mi ?
Şimdi tam bu noktada duralım. Evet. Sinyalcisin. Üstün başın yırtık değil. Elinde cep telefonuyla benden 3 lira istedin ona da tamam. Fakat o ilk baştaki agresif çıkış neyin nesiydi ?
Her ne kadar Mecidiyeköy'ün ortasında olsak ve etrafta polis de olsa çok canı sıkılsa ağzımı burnu kıracak ebatlarda biri olmasına karşın götelek herif o baştaki çıkışından ötürü canımı sıktı ve "Bozuk para yok üzerimde" cevabını dedim ve bahsettiğim 3,5 saniyelik kesişme süreci böylece başlamış oldu. Sonra arkasına döndü ve yeni avını beklemeye başladı ve bende olayı fazla uzatmadan aynen ilerledim.
"SİNYALCİ POSTA KOYAR MI ARKADAŞIM ? NE BİÇİM SİNYALCİSİN SEN !?! Ben sana sinyale çıkma demiyorum ama her işin bi' adabı var. Sinyalci dediğin "Kusura bakmayın 1 liranız var mı ?" dedikten sonra veya önce durumunu izah eder. Sen kalkıp bana neyin şovunu yapıyosun ?" demeliydim ona ama şu da bir gerçek Mayk Taysın'dan hallice olan bu azman varlığa (Belki biraz abartıyor olabilirim ama ciddi manada iri birinden bahsediyorum, abarttığım konu Taysın'ın yumruğu insana suratına kamyon damperi düşmüş etkisi yaratıyorsa bunun yumruğu el arabasıyla vurmuşlar gibi yapacak güçteydi.) bunu söylemem büyük risk olurdu. Bu blogu okuyan ağır siklet boksör ve bir de sinyalci varsa benle temasa geçsin o adamı bulup ona sinyalciliğin gereklerini anlatmalı ve onu topluma kazandırmalıyız. Kendim için istemiyorum, Türk toplumuna düzgün bir sinyalci birey kazandırmak istediğim.
*
100. Takipçiye İhlas'dan linyit kömürüyle çalışan şofben hediye edeceğimle ilgili kulislerde spekülasyonlar, Borsa Lokantası'nda manipülasyonlar, uzak doğu ülkelerinde enflasyonlar 1500 olmuş. Kat-i suretle yalandır. 100. Takipçimin Ramazan-ı Şerif'ini özel olarak kutlar, şofben değil ama isterse arkasından gizli gizli isterse yüzüne açık yüreklilikle İhlas suresini okur, hayır dualar ederim.

31 Temmuz 2009 Cuma

Self-sevişmeli Mastırbastı adlı erotik dansın çıkacağı güne şimdiden "lanet olsun" diyorum tıpkı Sietıl'ın arka sokaklarında yetişmiş bir zenci misali

Sıcak bir yaz günü yaldır yaldır işe giderken aklıma akbilim geldi. O küçük metal parçası uzun zamandır cebime sıkışmış bir 20 lirayı arzuluyordu. Hemen akbil dolum gişesine doğru hareketlendim ki kendisinin halk ekmek kuyruğuna denk oluşu manasız geldi, onun da ötesinde "herkes keko ben akıllıyım" ve akbil dolum makinesine hareketlendim. Televizyonlarını yeni açanlar için kısa bir özet : Akbil denilen aparatı dolum şeysindeki bölmeye bastırıyorsunuz ve akbilinizin içindeki potansiyel güç ekrana yansıyor. Misal ben bu bastırışın ardından "0,18 ykr" şeklinde bir ibare gördüm. "Vay fakiiiiir" gibi bir yazı bekledikten sonra gelmediğini görünce parayı veren düdük makarnasını çalsın bölmesinden 20 lirayı bi' güzel ateşledim makinanın gözüne gözüne. Akbilimi bastırmaya devam ediyorum.... 20 saniye içinde parayı girin yazıyor... 17 saniye... Hala aynı... 14 saniye hala aynı... Mal mal etrafıma bakınıyorum ve kaldı 9 saniye... Nasıl olur bu işler diye düşünür ve ataricide aduket atmaya çalışırken kolu kırarcasına sinirle konsolu sallayan insan misali akbili boşluğa vurduğum sırada diğer yandan 20 liraya popstardan elenmiş yarışmacı muamelesi yapıp "Mutlu ol, iyi bak kendine, ne olur gözün arkada kalmasın" sözlerini içeren şarkıyı hazırlamıştım ve 2 saniye kala ekranda şu yazı belirdi : 20,18

Aksiyon filmlerinde "kırmızı tel mi yeşil tel mi (İzleyiciler arasından bir hıyara ihtiyacım var "Giyom tel mi?" şeklinde bu cümleyi bitererek nefretleri üzerine çekmeye razı olucak... Yok mu medeni cesaretine güvenen... Şu arkadaki beyefendi ben medeni kanunuma güveniyorum diyen sen gel buraya, gel ...) hangisini kesmeliyiz" gerginliğini dravdan yaşasalarda sanki 30 saniye sonra patlıycakmış tedirginliğinde polemiğe giren ve fiks 2 ya da 1 saniye kala doğru teli keserek los encılıs halkının hayatını kurtaran bomba imha ekipleri.... Sizleri daha iyi anlıyorum gün itibariyle.

Ne ders çıkardım? Bi' yerde daha kolay bir opsiyonu var iken herkes sırada bekliyosa sen de gidip efendi (bu kelimeyi çok seviyorum bi' süredir) gibi sıraya girip akbilini öyle doldurucaksın. Yoksa yandı gülüm 20 lira diye ortada kalma potansiyelin hallice olur.
*


Koskoca tavuk... Öldür sen onu, sonra geçir şişe, 400 derecede cesedini pişir ve yaklaşık 10 liraya sat. Yazıklar olsun... 10 lira ulan. Bu kadar mı ucuz Türkiye'de tavuk hayatı ? Kanadını 3 , göğsünü 5 liraya sat hepsine tamam. Fakat bir (zamanların) canlı(sı) var ortada herşeyiyle 10 liraya sattığın. Midye dolma yiyoruz o da bakma içindeki pilav sayesinde para eden bi' nane, o sefilin bile porsiyonu 3 milyon. 16-17 tane midyeyi, bu hayata aylarını vermiş bir piliçle, bir tavukla bir tutmak akıl karı mıdır ? ("Karı" diyerek seviyesizleştiğim için özür diliyorum bayanlardan(Şapkalı a harfini yasakladınız da ne geçti elinize ey TDK? Al işte böyle mal mal kelime oyunları türedi bu sayede. Şapkalı a'yı geri istiyoruz.) Kaldı ki midyenin kaçma ve saklanma şansı var (kabuğuna?) mamafih eceliyle ölen tavuk sayısı yok denecek kadar az.
Dertlinin halinden anlayan Cengiz Kurtoğlu, tüm çevrilen tavuklar adına öksürüyor mikrofona ve şöyle sesleniyor insanoğluna :
"Cehennem ateşi ahrette olur... sen beni dünyada ateşe attın"


Kadere inanmakla birlikte tavukların birer "yazım hatası" olduğunu kabul etmemek için kendimi zor tutuyorum Martin. (Ki çok net söylüyorum, lafı dolandırmıyorum : Ahirette ağzımıza sıçıcaklar. (Çikın Royal'i bıraktım bu çekincem yüzünden.))
*
"Az okuyoruz, oysaki okumak insanı dinlendirir, mutlu eder."... Diyenlere sesleniyorum : Arkadaşım ben yıllardır okuyorum. Mutlu olmak bi' yana hep bi' kasvet hep bi' pesimistlik halini bünyeye sala sala manyak oldum. Bu ne çirkin bi' yalan. Yeter ulan artık. İroniyle mi besleniyorsunuz ki bu söylemi destekliyorsunuz. Hani nasıl bir ironi desem bu, tırnak içindekiler onların dışındakiler benim konuşmam olsun : "Çok sert duruyoruz, motorumuz var, güneş gözlüklerimiz var, çoook havalıyız ve polisiz"... Huuuğuuuu peki adınız ne ? ... "Şey... Ama hakikaten havalıyız lan..." Arkadaşım adınız ne adınız ? Size ne deniyor ? "Şeyiz biz... Yunuslar ...." Yaaaa bıraksana alaaseesen. Havaymış civaymış. Yunus diyosun sonra bana 1500 katsayılı sert erkek şekli... Kıkıkıkı diye sudan çıkan bir canlı bu. Heeee ! Dediğim gibi biz ironiden besleniyoruz hayattan keyif alma biçimimiz bu derseniz ona da kahve muhabbetindeki adam gibi elimi göğsüme koyup sessiz bi' şekilde "eeeyvallah" demeyi de bilirim. Esas hikayeye dönelim ve bu blogu okuyan gençlere toplumsal mesajı çakalım bünyeleri tazelensin : Kitap okuyun ama baştan peşin peşin söylüyorum eğer ki daimi şekil "İçinizdeki Nazmiye Demirel'i keşfetmenin 52 yolu" ya da "Hayat bir hırıltıdır" gibi kitaplar okumayacaksınız (ki okumayın o da ayrı konu) ve Kafka'ydı, Camus'ydu(Doğru söyle bana ! "Camus Yönetimi" ve ona bağlı olarak ortaya çıkabilecek hırto kelime oyunları seninde aklından geçmiyor mu?) , Sartre'dı ya da Wilde ibişi gibi "Yardır mevlam kahır" modelli takılıcaksanız okumak mutsuz ediyor insanı.

*

Üzerine afiyet Garanti Bankasında hesap açtırdım. Parası Olan Kanka ---> Banka zibidiliğinden yola çıkarak en kısa zamanda hesabımın olduğu şubeye girip çalışanların hepsinin gözlerine bakarak "Bankaaa naber yaaa ? Bankaaa bi' yemek ısmarla beee!" tadında yılışık 2000'ler genci cümleleriyle basitleşmek en büyük ideallerimden biri. "Senin 3 kuruş paran için bizim prestijimiz 2 paralık oldu. Al şu paranı sittir ol git" derler mi bunun merakındayım. Reklamlarda sallarken iyi güleryüzlü bankacılık, hizmette sınır yok cart curt, hadi bakalım görücez kolpacı mısın değil misin...

*

"Bazen dedemin dedesinin dedesinin dedesi gece karanlığında görmeden Firavun'un mezarına kakasını mı yaptı da böyle işler beni buluyor" diye düşündüğümü daha önce de söylemiştim.(Söylememiş miydim? Ben sanki söyledim diye hatırlıyorum... Gerçi bu ara pek bişeyi hatırlayamıyorum sebebini anlarsın birazdan) Fakat bunlar hayatımın ana hatlarından yana değilde küçük detaylarla ilgili. Geçtiğimiz günlerde bir iğrenç pazar öğleden sonrası (Pazar sendromu > pazartesi sendromu varsayımının doğruluğunu Keynesyen teoriye göre ispatladığımı söylemiş miydim peki? ....Yok yok sana dedim biliyorum da şu aramıza yeni katılan arkadaş bilmiyor gibi boş gözlerle baktı o yüzden tekrarladım.(Aramız?)) elektrikler gitti. Olabilir. İstanbul'da elektrikler gidebilir. Bu gayet doğal karşıladığımız bir olay artık. Fakat olayın kuntasyo kısmı bundan sonra başlıyor. 15-20 dk geçti ki "elektrik almaya" başladım.(Bi' yanda Dest-i İzdivaç'tayım ve elektrik alıyorum 53 yaşındaki Mualla Hanımdan dememek ne mümkün ? Çünkü insanın ruhunda olucak hıyarlık ki bende fazlasıyla mevcut.)

Bilgisayarı tekrar açtım, windows başladı, güzel... Herşey gayet sıradan ilerliyor fakat o da ne ?

Mouse'umun imleci hareket etmiyor. Sağ tuşa tıklayınca menü açılıyor, Firefox açınca scroll çalışıyor fakat imleç sabit. DOSTUM BU TEKNOLOJİ TARİHİNE KUVARZ HARFLERLE KAZINACAK BİR KEPAZELİK : ELEKTRİK GİTTİ-GELDİ VE MOUSE'UM KISMİ FELÇ OLDU !

Harddisk yandığını duydum (Yaradan korusun), Anakartı yanan da biliyorum (Yemek yakanların konuyl... Tamam yok bişey geçti, böyle bi' parantezi ne sen gördün ne ben duydum ne de bi' başkası konuştu... Nuri Bilge bizi filme çek.) ama Maus yanar mı ulan ? Tamam buna da şükredo("Şükür Dondurmaları? Zemzemli Vafıl spesyalimizdir"(Zemzem suyuna Francala doğrayıp doğu-batı sentezli papara yapasım geliyor bazen ama çekiniyorum buna Türk insanı hazır değil diye.)) ama garip geldi bana paylaşmak istedim. (Mp3 yapıp paylaşsayd... Aaaa ! Yeter ! Sus !)

İnsanın mausu yanar mı ulan ? Hemen gittim Gold Teknoloji Markete bana ortadirek şaban bi' maus ayarlayın dedim ve meğerse cebime sıkışmış bi' 10 lira varmış onu bırakıp geldim eve.

*

İstanbul-Edirne otobanının tahminlerime göre(Tahminlerimdeki %87 yanılma payım dikkate alınsın bu söylediklerim sırasında) 173. kilometresinde bi' viyadükten(Bunu da ilk duyduğumda dük mük havalı bişey sandıydım meğerse bildiğin uçurumun artistlik ismiymiş) sonra yer alan tabelada acil durum telefonları arasında "Sahil Güvenlik 158" yazıyor ya işte o anda bi' garip ürperti alıyor beni. Çünkü etraftaki her yer tarla. Sahil ? Güvenlik ? Nasıl ? Dedikten sonra bu tarlaları incelediğim de ise bu seferde ayrı bir titreme sarıyor bedenimi.(Yalnız dandik dunduk erotik şiirler yazan bir şair miyim neyim böyle sürekli bir ürpertiler, titremeler...) Çünkü o tarlaların hepsi sürülmüş. Fakat uçsuz bucaksızlar... Hangisini hangi ara sürdünüz ?

Şimdi gelin delikanlı gibi bu tarlaları çiftçi uzaylılar sürüyor çünkü şeker pancarıyla besleniyorlar, arada sıkıldıklarında da yukardaki gibi antin kuntin şekiller yapıyolar deyin ikimizde rahatlayalım. Ben aksi takdirde inanmıyorum o kadar uçsuz bucaksız tarlayı sizin sürdüğünüze. Daha fazla bilgi için : http://www.aslindabutuntarlarlariuzaylilarsuruyorolabilir.com/ ve http://www.ciftciuzaylilariz.biz/ adresini ziyaret edin ("Rum kökenli uzaylılar o yüzden ı yerine i tercihi" diyerek bu ay hali hazırda Wingman'deki yazılarımdan birinde yaptığım bayağılın 2.patates baskısını gurursuz biçimde sunarım)

*

İlk sayısı ile "Afferim lan" dedirten Wingman bu kez okurlarından "Beh beh beh daha da güzel olmuş" dedirtmek için geri dönüyor. Geçen pazar şöyle bi' teftiş ettim çalışmaları ve samimiyetimle söylüyorum ilk sayıyı çok rahat tokatlayacak bir yeni sayı söz konusu. Bayinizden istemeyin bizzat gelin 1 Ağustos itibariyle yeni sayıyı http://www.wingmandergi.com/ adresinden görün. (Dergici gençlere not : 2 Ağustos'a kalmayın beni madara etmeyin), bende yine "weblog" ve "rövanşa güvenen adam" ve bazı bazı başka katkılarım ile(ruhum onlarla birlikte bu da bi' katkı(Yersen)) yer almaktayım ve tekrar şu hatırlatmayı yapıyorum : WeBlog köşesi için bloglarından yazı ya da yeni yazı yazıp yollamak isteyenler 31 Temmuz 2029 Saat 17:51'e kadar cornelius@wingmandergi.com adresine yazılarını paslayabilirler. Ben sabah 9'dan akşam 5'e kadar o mail adresindeyim. Beklerim.

Bu sevinçli haberle birlikte "Şen ola düğün şen ola tey tey tey" desekte aman diyoruz lütfen bu sevinci silahla gölgelemeyin... (İlk sayıyı kutlamak için pasifik açıklarında nükleer deneme yapan Fransa'yı kınıyoruz. Öyle okur olmaz olsun.)
*

Yayınımıza bir son dakika flaş çelişmesiyle ("Flaş Çelişme" derken... Gelişme diyemeyen Karadeniz Tv spikeri midir bu?) ara vermemiz gerekiyor :

Yakın zamana kadar bazı arkadaşlarımın fiks modelli isyan bayrağı olan "Ne öküzlerin yanında ne kızlar var" şekilli hançerlerini çektiklerinde bu söyledikleriyle zerre ilgilenmeyen ben, gün itibariyle farklı bir boyuttayım. Şimdilerde bu cümleyi duyarsam "Nesi öküz gayet beyefendi bi' herif belli işte dışardan. Bakiyim, yaaa yok be oğlum öküz falan değil o, sana öyle geldi, başkasıyla karıştırdın, sevmişler birbirlerini, deme öyle, hem öküz möküz ne alakası var şimdi biz senle Viladimir Putin'in Kolbastı Açılımını konuşmuyor muyduk nerden gittin şimdi elalemin düzeyli ilişkisine laf atar oldun ne pis herifmişsin kalk masadan, çık dışarı, hatta ülkeden dışarı çık, kapıyı çal öyle gir içeri tekrar" tadında lafı uzatan ve kafa karıştıran savunmalar yapar oldum. "Lan sen niye hallendin sen öküz biri değilsin ki" deseler bile yılların avukatı, baro başkanı, adalet sarayı bekçisine dönüşüyorum. ("Adalet Sarayı" saçma bi' tamlama değil mi bu arada ? Saray nere adalet nere ?)

Bunların tümünün açıklaması aşağıda yer almakta.

P(iğe)S (ve özellikle böyle yazılıyor) : Altını "Prusya mavisi" ile çizdiğim kelimeleri tıpkı benim gibi [gören ve arttıran bayan]... Seni seviyorum.

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Ben bir garip hello celloyum, lemurumun yok tumanı...*

Kral Tv izleyende bir şarkının "Söz:" kısmısında 2 kişinin adını gördüğüm anda beyin loblarım "bul karayı al parayı"daki iskambil kağıtları tadında hızlı bi' biçimde yer değiştirmeye başlıyor. 2 kişi nasıl şarkı sözü yazar ben bunu İsveç zaman birimlerine göre "sittin" olarak tabir edilen süre boyunca keşfedebilmiş değilim. Biri "Ben 'Özlüyorum sözlerini' olarak başladım, haydi Metin abi sıra sende" diyor da Metin " O zaman 'Öpebilseydim gözlerini' ulan." diye kontraya mı çıkışıyor ? Ben Metin'i ve karşısındaki adamı biraz tanıyorsam (Ki 11 saniye önce onları ben uydurduğuma göre onları benden iyi kimse tanıyamaz) bu adamlar zincirleme yanlış anlaşılmalardan yola çıkarak birbirlerine ilgi duyup, şarkının nakarat kısmında öpüşmeye başlar ve halıya düşerek şarkıyı yazmayı bırakır.

Diğer yandan iyi ki şarkı sözü yazarı değilim çünkü bu tip bi' "Gel beraber bir şarkı yazalım dillere pelesenk ola" isteği karşısında göz öpmekten ziyade "Yemeğime döktüm porçözlerini" gibi sözler yazmak istediğimden Metin haybeye 112'yi kitlerdi zehirlenme vakası var paniğiyle. Saftır, kekodur ama iyi insandır Metin. Onu da öyle idare ediyorum.

*

Hani eskiden bi' program vardı "Çocuktan al haberi" adında. 5-6 yaşlarında çocukların kendilerine sorulan soruları bilip bilemediğini tahmin etme üzerine kurulu bi' yarışmaydı. "İrem... Zigon nedir?" derlerdi garibim de ya alakasız yerden yardırır -Tabi yine de çocuk olduğu için sonsuz kredisi vardı ve izleyiciler salya akıtarak "Ayyyy çok tatlı" diye izlerdi- ya da zigonun tarihçesinden dem vurur çenelerin kelleden bağımsız hareket etmesine sebebiyet verirdi, son sözler ise : Beh beh beh zamane vele... (Düştü çene) olurdu. Şimdilerde ise bunun kazma sapından hallice genç kızlar ile yapıldığı versiyonu "Ah be güzelim" adındaki yarışmaya denk gelmeni ve niyagara şelalesinde duş almış etkisini yaşamanı istiyorum. (Sırf bunu söylediğinde "Aynısı bana oldu" diyebilmek için.) Benim kafam pek bu katakulli işlerine basmaz o yüzden mevzu kurmaca mı sahi mi bilmem (Daha doğrusu öyle de mal insanların varlığına inancım sonsuzdur. En nihayetinde 70 milyon insan var hepsi mi dahi bunların ? İllaki aşırı doz mal olanlarımızda olucaktır. Mukadderat kanka, elden bişey gelmez. Üzülme hiç.) fakat kurmacaysa kadınları ayrı bi' aşağılama, hakikiyse bambaşka bi' aşağılanma söz konusu. O İrem büyümüş ve fakat bırak Zigon'u 4 işlemi bilmiyor. 5 tanesi 5 kuruştan 5 yumurta kaç liradır gibi bi' soru sırasında televizyonu sessize alırsan kızın binom açılımı yaptığını ya da yumurtanın logoritmasını aldığını düşünmen mümkün. Programa yakın dostum Stefın Havking'le tavla oynarken denk geldim ve Stefın hemen kızcağızın OKEK'in tersi olan KEKO'sunu alınca limitin sonsuza kadar gidebildiğini görüp kendini sandalyesinden yere attı ve düşünce gücüyle kontrol ettiği bilgisayarının ekranında "I'm Crying" yazdı... Yapmayın gençler böyle programlar ! Üzmeyin Stefınımı.
*
1 aylık periyod itibariyle tersine evrimi yaşadıktan ve maymuna doğru dönüş yaptıktan sonra , maymundan insana doğru olan süreci nasıl reddetmemi beklersin benden ey İslami kesim ? (Yazın defterlerinize, bunu sınavda sorarım : "İslami kesim" dendiğinde berbere giden birinin "Kelleme takke yerleşecek kadar kısalt, sakalıma dokunma." dediğini düşünen bi' tek ben miyim değil miyim?) İslami kesimden anlayışlı olmasını beklediğim gibi bilim adamlarından da artık her sene çıkan yeni hastalık karşısında "Ama virüs bu, sonsuz mutasyona uğrayabilir, normal yani sürekli yeni hastalıklarla karşılaşmamız" savunmasını yapmamalarını bekliyorum. Yıllardır yedi bizi bu virüs'ün "Tanrım beni baştan yarat" tutkusu. Virüsün DNA'sızlığından önce utanmazlığını dile getirsin Bilim Adamları.
Nasıl olsa DNA yok, habire vur gözüne mutasyonun ondan sonra yaslı gittim şen geldim aç koynunu ben geldim arsızlığında gel böğrüme yerleş domuz gribi olarak. "Kaşlarım arasına maganda kurşunu değdi"den ne farkı var senin yaptığının ? Bi' sabah uyanıyorsun ve görmediğin hırt bi' canlı yüzünden Kırım-Kongo kanamalı ateşi adındaki Deyvid Linç filmi şuursuzluğunda bi' ismi sahip olan bu hastalığa yakalanıp ölüyorsun. Ayıptır. Yazıktır. Günahtır. Egzetra... Bi' kerede hayrına bi' mutasyon geçir soysuz varlık. Ne biliyim yerleştiğin bünyede kabızlığa çare ol, saç dökülmesine son ver, ne bu ya hep piçlik peşindesin...
[(Şu anda çok sinirliyim, maymundan daha da geriye gidip tek hücreli canlı haline dönüp seni bulup ağzını burnunu 500 parça puzzle haline getirmemek için zor tutuyorum kendimi.) x ("Bilgisayara girer onu çökertir, insana girer (girmek derken?) onu öldürür. Gözle görülmez, elle tutulmaz, Şeytan bunun neresinde ?" - 9.Hint Cumhurbaşkanı Govinda Jaya Jaya)] = ?
*

Ben bu sosyetenin, cemiyetin, camianın artık kim var kim yoksa hakkını ödeyemem çünkü hayatıma bambaşka renkler(Çivit mavisi?) katıyorlar. Şimdi de plajda loca kiralıyolarmış eşşek yüküyle (Hatta bu yük iddialara göre Bremen Mızıkacılarında sırtında hayvanat bahçesi taşıyan eşşeğin(seviyorum iki ş'yle yazmayı, evet.) yüküne tekabül etmekte.) para verip. Evde bi' odanın 4 köşesine tahta çakıp etrafına cibinlik çekmeyi ve sonra evcil robotum Asimo'ya garson kostümü giydirip kendime içki servisi yaptırmayı ("Ben bi' Bladi Meri alıyım" cümlesine bile çalışmıştım aynaya bakarak) düşündüm baştan sonra dedim ki ulan kimi kandırıyoruz ? 10 sene evel hayasızca (Hayalarınız yokmuş gibi) şezlonglara yayılanlarda bizim insanımızdı.(Ahah... Seviyorum bu politik zırvayı ; "Bizim İnsanımız") Kısa bi' durum değerlendirmesi yaptım : Magazinden kaçıyorum deseler malın 4 tarafı açıkta onu geçsin direk. Statü yapıyorum, yeter ki şeklim yürüsün baboli dese o işten de ben anlamıyorum. Sonuç olarak bu tayfandan kimseyle bir ortak noktada buluşamıyoruz yıllardır. Ne güneşte durmamışta Zonguldak kömür ocaklarında svaroski taşlı mayokinisiyle 5 saat kazma sallamış gibi kapkara olan ikoncanı anlıyor beni ne de gecelerin hızlı playboyları.... Kaderin böylesine kazıklar olduğunu, şaşıranın sen mi yoksa ben mi olduğunu bilemedim.
*
ABBA elemanları, gelin şu konuda anlaşalım : Funny, funny, funny, must be money, In Cem Yılmaz's World. Bizde olduğunda cilvesiz ve öz manasında "nanay"da oluyor. Tecrübeyle sabitlenmiş masa ayakları kadar kendinden emin söylüyorum bunu. (Cem Yılmaz'a beni güldüren herkes gibi sevgim büyüktür ama onu ayrı bi' platformda tartışırız.) /(Beni güldüren lerden birinin* yeri ayrı diğerlerinden tabi)

*

Levent'ten Taksim'e kadar yürüdüğüm için bana deli gözüyle bakan insanların sayısı son verilere göre 33'e yükseldi. Oysaki yürümek çok başka bi' aksiyon. Hem insanlardan uzak hem de onlarla iç içesin (Artislik sanatçı açıklamaları volüm 46 (Kısıyım mı biraz?)). Taksim'den de dolmuşla Bakırköy'e gelip ordan da eve yürüdüğümü söylediğimde babam "Keşke dekatlona harcayaydın enerjini" demiş olsa da ben aslında enerjimi yürürken gördüklerime harcıyorum. Şişli'de yürürken iki tane adamın yolun ortasında durup "Hay Fayf" ("Çak moruk" olarak da bilinir) yapması ve bunu en son ilkokul 5'te yaptığım aklıma düşende, zihnimde aç ayılar oynar, yadıma sen düşende... Dön geri (Allah kimseye geri vites yaptırmasın.) : "Çak ne lan ? Çak mı kaldı bu devirde ? Millet artık yumruk çarpıştırıyor zenci misali siz hala kocaman adamlar çak mak.. 1993'de dondurulup bugün tekrar çözüldünüz mü nedir ulan ?" gibi sorular bir alıyor beni haydaaa bi' bakıyorum Harbiye'ye gelmişim bile. Harbiye'den Taksim'e devam ederken önümden yürüyen kadın ve karşıdan gelen kadınların onu kesişini gördüm. Hep gördüğüm manzara ama bıkmadan izlerim. Kadın 500 metre mesafede yanından geçen kadınlardan trafo patlatıcak ayardaki negatif elektriği aldı ki onu elektriğiyle başbaşa bıraktım ve geçiyorum karşıya Taksim'e vardım. (Ondan sonra "Ah Çarliz Teron Vah Çarliz Teron...Para pul hepsi boş herşeyin başı sağlık bik bik bik...". Kadın gene iyi bile dayandı o kadar kem göze (ki bak şimdi aklıma geldi en son "Tanımlanamayan bir virüs" nedeniyle yoğun bakımda deniyordu. Gene bu. Heryerden bu çıkıyor karşıma.)) Gördün mü yürümek ne kadar eğlenceli ve düşündürücü ?


*İşler bokumtronik pesimist praym... İştah desen o da sıfırın altında. Bu sefer hakikaten sağdan soldan Haydar Baş oldu. (Gel de bi' sonraki seçimde BTP'ye oy verme.)

*


Yazıyı yazmaya başlarken sana 33 güzel 46 vasat 72 kötü haberim vardı. ("Bunları bir torbaya attığımda bir güzel bir kötü haber gelme olasılığı 2 vasat haber gelme olasılığının kaçta kaçının kare kökünün çarpımının sonsuz kere sonsuzunun, ayna ayna ! baraj baraj ! cips kola özel kilit! (5 yaşında velet seçme sınavı ünlemi (soru falan yok ortada dikkat ettiysen, çocuk işte) - 2000)Bunlardan bir tane iyi olanı vererek gidiyorum : Türkiye'nin (ve ortadoğunun desem çok mu iddialı olur araştırmadım ama doğru da olabilir, bu soru işaretiyle yaşa hayatı.) ilk online erkek dergisi Wingman bu ay itibariyle yayında. İlk ay itibariyle fazla katkıda bulunamadım (ki buna bağlı olarak aldığımız hit yüksek oldu sanırım) fakat ikinci ay türlü türlü ihaleyi kitlediler. Gençleri ciğerim kadar sevmesem kabul etmezdim tabi. (Arabaya taş sizin yolunuz baş koydum gençler bu davada beraberiz sizinle.(İş, aş...?)) Bir de weblog nanemiz mevcut dergide. Yazılarının o bölümde yayınlanmasını isteyen 1-99 yaş aralığında olan, kadın ve erkek, genç, yaşlı, küçük, büyük, ihtiyar (gene başladık ne zaman kadın ve erkek kelimelerini kullansam "Mahalle'nin Muhtarları" şarkısını söylemek zorunda hissediyorum kendimi. Ne biçim bi' refleksse bu artık.) kızlar, delikanlılar, siz sevimli çocuklar, herkes yerini alsın, bizim dizi başlıyor :

Çekinmeden ama formal ve formal olmayan arasında kalmış bir yazı diliyle ("Osman, 2002'deki yazı, diliyle başbaşa geçirmişti." - Orhan Pamuk (Kişiye özel not : Bu cümle içinde kullanma şakası sana enginar* tadı verdi sanıyorum ama "seviyorum ne yapiyim".)) (Da Vinci?) kriz masalarındaki şu arkadaşlarımıza ulaşabilir, hem yazılarını paylaşarak o arkadaşları (tesadüf benle aynı isimde almış mail'i yoksa tanımıyorum kim olduğunu) sevindirik edebilir, paylaşımda bulunabilir, o da yetmezse burdan çağın virüsten sonraki ikinci vebası feysbuk grubuna üye olabilir, fikirlerinizi paylaşabilirsiniz, aslında insan istedikten sonra herşeyi yapabiliyor (Hassk... Haski geçti mi burdan ? Alaska kurdu... mavi gözlü 1,05 boylarında ? Kendime küfür ediceğimi de nerden çıkardın bunu sorucaktım sadece.) :

Cornelius@wingmandergi.com

Weblog@wingmandergi.com

* Hello Cello ne mi ?

* Tuman mı ne ?

* Bu başlık bir şarkı mı ki ?

(Kel değilim ama garibim, ondan modifiye etmek durumunda kaldım şarkıyı.)